Bu Blogda Ara

anarko etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anarko etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2011 Cumartesi

25 Ocak 2011’den itibaren açlık grevinde olacak 300 göçmen işçinin çağrısı


Yunanistanda 300 kadar Sığınmacı açlık grevine başlamış. Şu an hepsi Hukuk Üniversitesindelermiş.

200 kadar sığınmacı da Crete adasından Atinaya geçiş yapmış.






Pire limanında göçmenlerin varış Fotoğrafları

http://hungerstrike300.blogspot.com/

http://allilmap.wordpress.com/


http://allilmap.wordpress.com/2011/01/20/25-ocak-2011%E2%80%99den-itibaren-aclik-grevinde-olacak-300-gocmen-iscinin-cagrisi/


25 Ocak 2011’den itibaren açlık grevinde olacak 300 göçmen işçinin çağrısı


Biz tüm Yunanistan’daki kadın ve erkek mültecileriz. Buraya sefaletten, işsizlikten, savaşlardan ve diktatörlüklerden kaçmak için geldik. Çokuluslu şirketler ve onların siyasi uşakları, bize, hayatımızı tekrar ve tekrar tehlikeye atarak Avrupa’nın kapısına yaptığımız yolculuklardan başka bir seçenek bırakmadılar.

Bizim ülkelerimizi sömürüp, bizimkilerden çok daha iyi yaşam koşullarından faydalanan Batı, onurlu bir yaşam sürmemiz ve insanca yaşayabilmemiz için tek şansımız. Düzenli ya da düzensiz olarak girmiş olsak da biz Yunanistan’a geldik ve kendimizi, ailelerimizi desteklemeye çalışıyoruz. Yasadışılığın kör karanlığında onurumuz olmadan yaşıyoruz. İşverenler ve devlet organları bizim işgücümüzün insafsızca sömürülmesinden faydalanıyor. Alnımızın teriyle ve bir gün Yunan işçi yoldaşlarımızla aynı haklara sahip olma hayaliyle çalışıyoruz.


Son zamanlarda hayatımız çok daha katlanılamaz oldu. Maaşlar düştükçe ve fiyatlar arttıkça göçmenler, bu sefaletin ve Yunan işçilerle küçük işletmelerin insafsız sömürüsünün sorumlusu olmakla suçlandı. Aşırı sağ söylem medya aracılığıyla, bizim hakkımızda konuştukları zaman yeniden üretildi.

Faşist ve ırkçı partilerle grupların propagandaları, göç konusunda devletin resmi dili haline geldi; bu sırada da onların “kanun teklifleri” devlet politikası oldu: Meriç’teki duvar, yüzen alıkonma merkezleri, Ege’deki Avrupa ordusu, kentlerdeki bastırma, toptan sınırdışılar…

Yunan işçiler aniden bizim onlara bir tehdit oluşturduğumuza inandılar, kendi hükümetlerinin eşi benzeri görülmemiş saldırısından bizi sorumlu tuttular.


Bu yalanlara ve zulme yanıt şimdi verilmelidir ve bu yanıt, biz kadın ve erkek göçmenlerden gelecektir. Kendi hayatlarımızı, bu adaletsizliği durdurma pahasına riske atacağız. Tüm kadın ve erkek göçmenlerin yasallaştırılmasını istiyoruz; Yunan işçilerle aynı politik, sosyal hak ve yükümlülükleri talep ediyoruz. Yunan işçi yoldaşlarımızdan, sömürüye maruz kalan herkesten bizimle beraber olmalarını istiyoruz. Mücadelemizi destekleyin! Yalanların, adaletsizliğin, faşizmin, siyasi ve ekonomik elitlerin despotizminin devam etmesine izin vermeyin. Bu koşullar, insanlık onuruyla yaşamak adına, bizi ülkemizden çocuklarımızla birlikte kaçmaya zorlayan koşulların aynısıdır.


Sesimizi duyurmak için, haklarımızla ilgili duyarlılığı arttırmak için başka bir seçeneğimiz yok. Aramızdan 300 kişi Atina ve Selanik’te 25 Ocak 2011 günü açlık grevine başlayacak. Hayatlarımızı riske atıyoruz; çünkü her iki şekilde de yaşam koşullarımızda saygınlık yok. Bizim yaşadığımız acıları çocuklarımızın da yaşamasına izin vermektense, burada ölmeyi yeğliyoruz.


Ocak 2011

Göçmen Açlık Grevcileri Cemiyeti

Kaynak

Gönderen : Anarşİ Kolektİfi Ankara

4 Şubat 2011 Cuma

Anarşizm Üzerine Notlar

Anarşizm Üzerine Notlar

Noam Chomsky, 1970
For Reasons of State içinde yayınlandı (1973)

Bu makale, Daniel Guérin'in Anarchism: From Theory to Practice (Anarşizm: Teoriden Pratiğe) adlı kitabına yazılmış sunuş metninin gözden geçirilmiş versiyonudur. Bundan biraz farklı bir versiyonu, 21 Mayıs 1970'de New York Review of Books'ta yayınlanmıştır.

Anarşizme sempati duyan bir Fransız yazar, 1890'da, "Anarşizm hayli güçlü bir koruyucu zırha sahip; tıpkı bir kitabın sayfaları gibi, kendi can düşmanlarından daha da yıkıcı olanların eylemleri de dahil olmak üzere, her şeye karşın varlığını sürdürüyor" diye yazıyordu01. Bugüne değin, "anarşist" olarak nitelendirilen pek çok düşünce ve eylem tarzı var oldu. Tüm bu birbiriyle çatışkılı eğilimleri genel bir teori ya da ideoloji altında bir araya getirmeye girişmek umutsuz bir çaba olur. Daniél Guerin'in Anarşizm adlı kitabında yaptığı gibi liberter düşüncenin tarihinden canlı, zaman içinde evrilen bir gelenek çıkarsak bile, o geleneğin doktrinlerini toplumun ve toplumsal değişimin özgül ve belirli bir teorisi olarak formüle etmek hiç de kolay olmaz. Guérin'in kitabıyla paralellik gösteren bir biçimde anarşist düşüncenin anarko-sendikalizme doğru olan gelişiminin sistematik bir kavranışını sunan anarşist tarihçi Rudolph Rocker, meseleyi yerinde ifadelerle ortaya koyuyor:

Anarşizm kalıcı biçimde belirlenmiş, kendi içine kapalı bir toplumsal sistemi değil, insanlığın tarihsel gelişimi içinde, dinsel ve idari kurumların entellektüel koruyuculuğunun yaptığının aksine, bireyin ve yaşamın toplumsal güçlerinin engellenmemiş, özgür gelişimini arzulayan belirli bir gelişim doğrultusunu [trend] ifade eder.

Özgürlüğün kendisi bile mutlak değil, geniş kesimleri birden çok yoldan etkileyen göreli bir kavramdır. Anarşist açısından, özgürlük soyut, felsefi bir kavramı değil, fakat, her bireyin doğanın kendisine bahşetmiş olduğu güç ve yeteneklerini tam olarak geliştirmesi ve bunlara toplumsal bir ifade kazandırması anlamında somut, yaşamsal bir olanaği ifade eder. İnsanın bu doğal gelişimi dinsel ya da siyasal koruyuculuktan daha az etkilendiği oranda, insanın kişiliği daha etkin ve uyumlu hale gelecek, içinde yaşadığı toplumun entellektüel kültürü açısından daha gerçek bir ölçüt durumuna gelecektir02.

Özgül ve ayrıntılı bir toplumsal teoriyi açık biçimde sunmayan "insanlığın tarihsel gelişimi içindeki belli bir gelişim doğrultusu"nu incelemenin ne kadar anlamlı olduğu sorulabilir. Gerçekten, pek çok yorumcu, anarşizmi, ütopik, biçimsiz, ilkel, ya da karmaşık bir toplumun gerçekleriyle uyuşmaz bularak bir kenara iter. Oysa, soruna farklı bir argümanla yaklaşmak ve şunu ileri sürmek de mümkün: Tarihin her aşamasında, otorite ve baskının güvenlikten, veya yaşamı idame ettirebilmekten, ya da ekonomik gelişimden kaynaklanan gereksinimler dolayısıyla belki bir dönem meşruluk kazanmış, fakat bugün maddi ve kültürel yetersizliği azaltmak yerine bunu artırır hale gelmiş biçimlerini yıkıp ortadan kaldırmak zorundayız.

Eğer bu doğruysa, bugüne ve geleceğe ilişkin sabit bir toplumsal değişim doktrini, hatta, toplumsal değişimin mutlaka kendisine yönelmek zorunda olduğu özgül ve sabit bir toplumsal amaçlar kavramı olmayacaktır. Gerçekten, insanın doğasına ya da yaşayabilirliğe sahip toplumsal biçimlere ilişkin kavrayışımız öylesine sınırlı ve eksik ki, nasıl "insan doğası" ya da "üretimsel verimliliğin gerekleri" veya "modern yaşamın karmaşıklığı" yüzünden baskının ve otokratik yönetimin şu ya da bu formuna gereksinim duyulduğu savını işittiğimizde buna kuşkuyla yaklaşıyorsak, geniş kapsamlı her doktrine de aynı kuşkuyla yaklaşmalıyız.

Her şeye karşın, belli bir zaman kesiti için ve kavrayışımız bize izin verdiği ölçüde, insanlığın tarihsel gelişimi içindeki bu belirli gelişim doğrultusuna ilişkin özgül bir kavrayış geliştirmek ve içinde bulunulan anın görevlerini değerlendirmek için ortada yeterince neden var. Rocker'a göre, "bugün üstesinden gelinmesi gereken sorun, insanlığı ekonomik sömürü, siyasal ve toplumsal kölelik belalarından kurtarma sorunudur" ve, bunun yöntemi, devlet iktidarının ele geçirilmesi ve kullanılması, ya da insanı aptallaştıran parlamentarizm değil, fakat "insanların ekonomik yaşamını temelden ve Sosyalizm ruhuyla yeniden inşa etmektir":

Fakat, bu görevi yerine getirebilecek olanlar yalnızca üreticilerdir; çünkü, bunlar, kendisinden yeni bir yarının doğup gelişebileceği toplumda yegane değer yaratıcı öğedirler. Bunların görevi, emeği ekonomik sömürünün kendisine vurduğu zincirlerden kurtarmak, toplumu tüm siyasal iktidar kurumlarından ve iktidar uygulamalarından özgürleştirmek, özgür erkek ve kadın gruplarının dayanışmacı emek ve toplumsal olguların topluluğun çıkarına planlı yönetimi temeline dayanan bir ittifakına giden yola kapı aralamaktır. Kentte ve kırda emekçi yığınları bu büyük amaca hazırlamak ve ve onları militan bir güç olarak birbirlerine kenetlemek modern Anarko-sendikalizmin hedefidir ve tüm enerjisini bu amaç için harcar. [s. 108]

Rocker, bir sosyalist olarak şunu varsayar: "İşçilerin ciddi ve nihai tam kurtuluşu, ancak bir koşula bağlı olarak gerçekleşebilir: sermayenin mülksüzleştirilmesi, yani hammadde ve toprak da dahil olmak üzere tüm üretim araçlarının işçilerin kendi organlarının eline geçmesi"03. Ve, bir anarko-sendikalist olarak, işçi örgütlerinin devrim öncesi dönemde "yalnızca geleceğin fikirlerini değil, ayrıca o geleceğin koşullarını da" yarattıklarını, bunların geleceğin toplumsal yapısını kendilerinde cisimleştirdiklerini ileri sürüyor -ve mülksüzleştirenleri mülksüzleştirecek ve devlet aygıtını parçalayıp yıkacak bir toplumsal devrimi umutla bekliyor. "Devletsel yönetimin yerine koyacağımız şey endüstriyel örgütlenmedir" diyen Rocker, şunları söylüyor:

Anarko-sendikalistler, Sosyalist ekonomik düzenin kararnamelerle ve hükümet yasalarıyla değil, ancak üretimin her branşında işçilerin dayanışmayı temel alan maddi ve zihinsel işbirliği ile; yani, üreticilerin -ayrı grupların, fabrikaların ve endüstri kollarının genel ekonomik organizmanın bağımsız parçaları oldukları ve ürünlerin üretimini ve bölüşümünü karşılıklı özgür anlaşmalar temelinde sistematik olarak sürdürdükleri koşullarda- tüm fabrikalarda yönetimi kendi ellerine almalarıyla yaratılabileceğine inanırlar. [s. 94]
Rocker, bu tür düşüncelerin İspanyol Devrimi sırasında çarpıcı bir biçimde yaşama geçirildiği günlerde yazıyordu. Devrimin patlak vermesinden hemen önce, anarko-sendikalist ekonomist Diego Abad de Santillan şunları yazmıştı:

. . . toplumsal dönüşüm sorunuyla karşı karşıya bulunan Devrim, devleti bir araç olarak göremez; Devrim, üreticilerin örgütlerine dayanmalıdır.

Biz bu yaklaşıma bağlı kaldık ve yeni bir düzenin kurulabilmesi için örgütlü emekten daha üstün bir iktidarın varlığının gerektiği hipotezine gereksinim duymadık. Bize, özel mülkiyetin ortadan kaldırıldığı, asalaklığın ve özel ayrıcalıkların kendisine yer bulamadığı bir ekonomik yapılanmada devletin ne tür bir işleve sahip olabileceğini gösterecek birisi olursa, ona bu yüzden teşekkür ederiz. Devletin bastırılması, ağır ilerleyen bir iş olamaz; Devrim, Devleti ortadan kaldırmalıdır. Ya Devrim toplumsal zenginliği üreticilere verir -ki bu durumda üreticiler kendilerini kolektif bölüşüm temelinde örgütlerler ve Devlete yapacak bir iş düşmez; ya da, Devrim toplumsal zenginliği üreticilere vermez -ki bu durumda Devrim koca bir yalandır ve Devlet varlığını sürdürmektedir.

Bizim federal ekonomi konseyimiz siyasal bir güç değil, ekonomik ve idari açıdan düzenleyici bir güçtür. Kendi yönelimini aşağıdan alır, bölgesel ve ulusal meclislerde alınan kararlara uygun biçimde faaliyet yürütür. Bir irtibat organından başka hiçbir şey değildir04.

Engels, 1883 yılında kaleme aldığı bir mektupta, bu yaklaşımla hemfikir olmadığını şu şekilde ifade ediyordu:
Anarşistler, meseleyi tersyüz ediyorlar. Proleter devrimin ise devletin siyasal örgütlenmesini yıkmakla başlaması gerektiğini ileri sürüyorlar. . . Oysa, böyle bir anda devleti yıkmak, muzaffer proleteryanın henüz ele geçirmiş olduğu kendi iktidarını uygulayabileceği, kapitalist düşmanlarını bastırabileceği, toplumun ekonomik devrimini sürdürebileceği yegane aracın yıkılması anlamına gelir ve bu aracın yokluğunda bütün zafer yeni bir yenilgiyle, işçilerin Paris Komünü sonrası olduğu gibi kitlesel biçimde boğazlanmasıyla son bulacaktır05.
Buna karşılık, anarşistler -özellikle meseleyi en çarpıcı ifadelerle dile getiren Bakunin, "içinde bulunduğumuz yüzyılın yaratmış olduğu en iğrenç ve en korkunç yalan" anlamına gelecek "kızıl bürokrasi" tehlikesine karşı uyarılarda bulunuyorlardı 06.

Anarko-sendikalist Fernand Pelloutier şunu soruyordu: "Kendisine itaat etmek zorunda olduğumuz geçiş devleti zorunlu ve kaçınılmaz olarak kolektif bir hapishane durumuna gelmek zorunda değil midir? Devletin, tüm siyasal kurumların ortadan kalktığı, yalnızca üretim ve tüketim gereksinimleriyle sınırlı özgür bir toplumsal örgütlenmenin bir unsuru olamayacağı doğru değil midir?"07.

Bu soruların yanıtlarını biliyormuşum gibi davranmak istemiyorum. Fakat, bu sorulara olumlu bir yanıt verilmediği sürece, solun hümanist ideallerini gerçekleştirecek gerçek bir demokratik devrim şansının pek büyük olmayacağı çok açık görünüyor. Martin Buber, sorunu net bir biçimde ortaya koyuyor: "Kuru bir odun parçasına dönüşmüş küçük bir ağaçtan yeşil yapraklar açmasını beklemek, onun doğasına aykırı bir şey olur"08. Bakunin, devlet iktidarının fethi ya da yıkımı sorununu, kendisini Marx'tan ayrı düşüren temel mesele olarak görüyordu09.

Bu sorun, bu yüzyıl boyunca, şu ya da bu biçim altında, "liberter" sosyalistlerle "otoriter" sosyalistleri birbirinden ayırır şekilde tekrar tekrar su yüzüne çıktı.

Bakunin'in kızıl bürokrasi konusundaki uyarılarına ve bunun Stalin diktatörlüğü altında cisimleşmesine karşın, bir yüzyıl öncesinin tartışmalarını yorumlarken, günümüzün toplumsal hareketlerinin savlarını kendi tarihsel kökenleri temelinde açıklamaya girişmek büyük bir hata olur. Özellikle, Bolşevizmi 'pratik içindeki Marksizm' olarak görmek bir yanılgıdır. Bolşevizmin Rus Devrimi'nin içinde gerçekleştiği tarihsel koşulları dikkate alan sol eleştirisi, sorunun özüne bundan çok daha yakın görünüyor10.

Bolşeviklere karşı olan solcu işçi hareketi, Leninistlere, Rusya'daki altüst oluşlardan proleteryanın amaçlarına tamamen uygun biçimde yararlanma konusunda yeterince ileri gitmedikleri için karşı çıktı. Leninistler, kendi koşullarının esiri durumuna geldiler ve uluslararası radikal hareketi Rusya'nın kendi özgül gereksinimlerini karşılamak için kullandılar ve Rusya'nın gereksinimleri çok geçmeden Bolşevik Parti-Devletinin gereksinimleriyle aynı anlama gelmeye başladı. Rus Devrimi'nin 'burjuva' görünümleri şimdi Bolşevizmin kendi içinde gözlenmeye başladı: Leninizm, artık kendisinden sadece taktik meselelerde ayrıldığı uluslararası sosyal demokrasinin bir parçası durumundaydı11.

Eğer anarşist gelenek içinde tek bir öncü fikir aranırsa, bu fikrin, Paris Komünü üzerine yazarken kendisini aşağıdaki ifadelerle tanımlayan Bakunin'in ifadelerinde bulunacağına inanıyorum:

Ben, insanın akıl, onur ve mutluluğunun serpilip gelişebileceği biricik koşul olarak gördüğüm özgürlüğün fanatik bir tutkunuyum; bu, devletin bahsettiği, ölçtüğü ve düzenlediği biçimsel özgürlük değildir; bazılarının diğerlerinin köleliğine dayalı ayrıcalıklarından başka hiçbir şeyi temsil etmeyen ebedi bir yalan değil; J. J. Rousseau Okulu'nun ve herkesin hakkına sınırlamalar getiren Devletin -ki bu kaçınılmaz olarak her bir hakkın sıfıra indirilmesine yol açmaktadır- insanlara bahşettiği sözde hakları özgürlük olarak kabul eden burjuva liberalizminin diğer okullarının göklere çıkardığı bireyci, egoist, sefil, kurmaca özgürlük değildir. Hayır, ben sadece özgürlük sözcüğüyle nitelenmeyi hak eden özgürlüğü kast ediyorum; her bireyde saklı bulunan tüm maddi, zihinsel ve moral güçlerin tam gelişimini içeren özgürlük; kendi bireysel doğamızın yasalarının belirlediği kısıtlamalar dışında -yani, bizim yanımızda veya üstümüzde duran dışsal bir yasa koyucu tarafından dayatılmadıkları, kendi doğamızda içkin oldukları, kendi maddi, zihinsel ve moral benliğimizin temelini oluşturdukları için aslında kısıtlama olarak görülmemesi gereken ve gerçekte özgürlüğümüzün gerçek ve dolaysız koşullarını oluşturan kısıtlamalar- hiçbir kısıtlama tanımayan özgürlük12.

Bu fikirler, Aydınlanma'dan doğmuşlardır; bunların kökleri, Rousseau'nun Eşitsizlik Üzerine Söylev, adlı eserinde, Humboldt'un Devletin Eyleminin Sınırları başlıklı kitabında ve Fransız Devrimi'ni savunurken özgürlüğün olgunluğa ulaşıldığında bahsedilen bir armağan değil, olgunlaşmanın önkoşulu olduğunu ileri süren Kant'ın bu ısrarcılığında yatıyor. Endüstriyel kapitalizmin, önceden kestirilmemiş bu yeni adaletsiz sistemin gelişmesiyle birlikte, Aydınlanma'nın radikal humanist mesajının ve yolundan saptırılarak ortaya çıkan toplumsal düzenin destekçisi bir ideoloji haline dönüştürülen klasik liberal ideallerin koruyuculuğu ve geliştirilmesi, liberter sosyalizm tarafından üstlenilmiştir.

Gerçekte, kapitalist toplumsal ilişkilerin kabul edilmezliği tezi, klasik liberalizmin devletin toplumsal yaşama müdahalesine karşı çıkmasına yol açmış olan gerekçelere de dayanır. Bu, örneğin, Mill'in öncülü ve belki de esin kaynağı olan Humboldt'un Devletin Eyleminin Sınırları adlı klasik eserinde çok açıktır. 1792'de nihai sınırına ulaşmış olan bu klasik liberal düşünce, özünde, her ne kadar embriyon halinde olsa da, büyük ölçüde anti-kapitalist bir niteliğe sahiptir. Onun ortaya koyduğu fikirlerin, tanınamayacak ölçüde değiştirilerek endüstriyel kapitalizmin bir ideolojisi haline dönüştürülmüş olduğunu düşünmek yanlış olmaz.

Humboldt'un içinde toplumsal engellerin yerlerini toplumsal sözleşmelere bıraktığı ve emeğin bireyin tercihine bağlı olarak özgürce gerçekleştirildiği bir toplum öngörüsü, emeğin yabancılaşması olgusunu tartışan genç dönem Marx'ın düşüncelerini anımsatır; "işçi, yaptığı işi kendi doğasının bir parçası değil fakat dışsal bir olgu olarak görmeye başlayarak kendi emeğine yabancılaşır. . . [böylece] emek sürecinde kendisini gerçekleştirmez, fakat kendi kendini yadsımış olur. . . fiziksel tükenmişliğe ve zihinsel gerilemeye uğrar"; yabancılaşmış emek, "işçilerin bir kısmını barbarca bir emek sürecine geri götürürken, diğerlerini birer makine haline getirir", böylece, insanı "kendisini diğer canlılardan ayırt eden özgür bilince dayalı faaliyet" yeteneğinden ve "üretken yaşam"dan yoksunlaştırır.

Benzer şekilde, Marx, "kendi kardeşlerine gereksinim duyan yeni tipte bir insan"ın varlığını ve işçilerin birliğinin "gelecekteki insan ilişkilerinin toplumsal dokusunu yaratacak gerçek yapıcı çaba" niteliğine bürünüşünü gözlemler13. Klasik liberter düşünce, insanın özgürlüğe, farklılaşmaya, özgür birlikler kurmaya duyduğu gereksinime ilişkin daha derin bir kavrayışın sonucu olarak, devletin toplumsal yaşama müdahalesine karşıdır. Aynı kavrayışlar temelinde, kapitalist üretim ilişkileri, ücretli emek, rekabet, "mülkiyetçi bireycilik" ideolojisi. . esas itibarıyla insanlık-karşıtı [antihuman] olarak görülmelidir. Bu bağlamda, liberter sosyalizmi, Aydınlanma'nın liberal ideallerinin mirasçısı olarak görmek yanlış olmaz.

Rudolf Rocker, modern anarşizmi, "Fransız devrimi sırasında ve sonrasında Avrupa'nın entelektüel yaşamında Sosyalizm ve Liberalizm gibi karakteristik ifadeler kazanmış olan iki büyük akımın kesişmesi" olarak tanımlıyor. Rocker, klasik liberal ideallerin kapitalist ekonomik biçimlerin gerçeklerine çarpıp parçalandığını söylüyor. Rocker'a göre, anarşizm, "insanın insanı sömürmesi"ne karşı çıktığı için, zorunlu olarak anti-kapitalisttir.

Fakat, anarşizm, "insanın insan üzerindeki egemenliği"ne de karşı çıkar: "Anarşizm, sosyalizmin ya özgür olacağını, ya da asla var olmayacağını ileri sürer. Anarşizmin varlık nedeni, bu anlayış içinde gerçek ve derin bir haklılık kazanır"14. Bu açıdan bakıldığında, anarşizm, sosyalizmin özgürlükçü kanadı olarak görülebilir. Daniel Guérin, Anarşizm adlı eserinde ve kaleme aldığı diğer çalışmalarında, anarşizmi böyle bir yaklaşımdan hareket ederek irdelemiştir15. Guérin, "her anarşist sosyalisttir, fakat her sosyalistin mutlaka anarşist olduğu söylenemez" diyen Adolph Fischer'in sözlerini alıntı olarak aktarır. Benzer şekilde, Bakunin, öngördüğü uluslararası devrimci kardeşlik için bir program olarak kaleme aldığı "Anarşist Manifesto"da, her üyenin her şeyden önce bir sosyalist olması gerektiği ilkesini geliştirmiştir.

Tutarlı bir anarşist, üretim araçları üzerinde özel mülkiyete, bu sistemin ayrılmaz bir öğesi olan ve emeğin üreticinin kendi kontrolü altında özgürce gerçekleştirilmesi gerektiği ilkesiyle bağdaşmayan ücret köleliğine karşı çıkmak zorundadır. Marx'ın belirtmiş olduğu gibi, sosyalistler, içinde emeğin "yalnızca geçim aracı değil, fakat ayrıca yaşamın en yüksek değeri haline geleceği" bir toplumu arzularlar16; işçi kendi itileri değil, dışsal bir otorite ya da gereksinim tarafından yönlendirildiği sürece, bu olanaksızdır: "Ücretli emeğin aldığı biçimlerden hiçbiri, diğerlerinden daha az tiksindirici olsa bile, ücretli emek sefaletinin kendisini ortadan kaldıramaz."17 Tutarlı bir anarşist, yalnızca yabancılaşmış emeğe değil, fakat ayrıca, emeğin insanı aptallaştıran uzmanlaşmasına da karşı çıkmak zorundadır; söz konusu uzmanlaşma, üretimi geliştiren araçlar
işçiyi salt bir insan parçası haline getirerek kötürüm bıraktığı, onu makinenin basit bir uzantısı durumuna düşürdüğü, emeğini onun esas anlamını yıkıma uğratan bir biçimde kendisi için eziyet haline getirdiği, bilimin bağımsız bir güç olarak üretim sürecine katıldığı oranda onu emek sürecinin zihinsel süreçlerine yabancılaştırdığı. . .18 koşullarda yaşanır.

Marx, bu durumu [emeğin uzmanlaşmasını -ç.n.], sanayileşmenin kaçınılmaz olarak beraberinde getirdiği bir olgu olarak değil, fakat, kapitalist üretim ilişkilerinin bir özelliği olarak görmüştür. Geleceğin toplumu, "bütünüyle gelişmiş, çeşitli emek süreçlerine uyum sağlayabilen, farklı toplumsal işlevlerin . . kendi doğal güçlerine geniş bir hareket alanı kazandırdığı bir bireyi, bugünün bir ayrıntı. . . salt bir insan parçası durumuna indirgenmiş işçisinin yerine geçirme"19 hedefi üzerinde yoğunlaşmalıdır.

Bunun önkoşulu, sermaye ve ücretli emeğin birer toplumsal kategori olarak ortadan kaldırılmasıdır ('işçi devleti'nin endüstriyel ordularının ya da kapitalizmin büründüğü modern totaliteryanizm biçimlerinin de bunlara dahil olduğunu belirtmek gereksiz). İnsanın makinenin basit bir uzantısı, özel bir üretim aleti durumuna indirgenmesi, ilkesel düzeyde, teknolojinin uygun gelişimi ve kullanımıyla belki aşılabilir; fakat, bu, insanı kendi amaçlarına hizmet eden bir alet durumuna getirenlerin -Humboldt'un ifadesiyle söylersek, onun kendi bireysel amaçlarını hor görenlerin- üretimi otokratik olarak kontrol ettikleri koşullarda gerçekleşemez.

Anarko-sendikalistler, kapitalizm koşullarında bile, militanca bir mücadele verecek ve üretimin demokratik bir temelde örgütlendirilmesi işinin sorumluluğunu kendi üzerine almaya hazırlanacak olan "özgür üreticilerin özgür birlikleri"ni yaratmaya çalışmışlardır. Bu birlikler, "anarşizmin pratik okulu" işlevi göreceklerdir20.

Eğer, üretim araçlarının özel mülkiyeti Proudhon'un sık sık alıntılanan ifadesinde söylendiği gibi salt bir 'hırsızlık' -yani 'zayıf olanın güçlü olan tarafından sömürülmesi'21- ise, üretimin bir devlet bürokrasisi tarafından kontrolü, o devlet bürokrasisi ne kadar iyi niyetli olursa olsun, kol emeği ve zihinsel emeğin en yüksek değer haline gelebileceği koşulları yaratmaz. Şu halde, bunların her ikisi birden ortadan kalkmalıdır.
Anarşist, üretim araçları üzerindeki özel ya da bürokratik kontrole saldırırken, "tarihin üçüncü ve son kurtuluş aşaması"nı gerçekleştirmek için mücadele edenlerin safında yer alır -birinci aşama, kölelerin serf durumuna, ikinci aşama ise serflerin ücretliler durumuna gelmesini sağlamıştır, üçüncü aşama, proleteryanın, kurtuluşun nihai eylemini gerçekleştirerek ekonominin kontrolünü üreticilerin özgür ve gönüllü birliklerinin eline teslim etmek üzere ortadan kaybolacağı aşama olacaktır (Fourier, 1848)22. Yine 1848 yılında, de Tocqueville, 'uygarlık' önündeki yakın tehlikeye değiniyordu:

Mülkiyet hakkı, diğer pek çok hakkın kökeni ve temeli olduğu sürece, kolayca savunulabiliyordu -ya da, pek saldırıya uğramıyordu; o zamanlar toplumun kalesi durumundaydı ve tüm diğer haklar onun dış istihkamı gibi görünüyorlardı. Saldırı altında kalmak gibi bir sıkıntı çekmiyordu, çünkü, gerçekten de kendisine yönelik ciddi bir saldırı söz konusu değildi. Fakat, mülkiyet hakkının, aristokratik dünyanın yıkıma uğratılmamış son kalıntısı olarak göründüğü ve eşitlikçi kılınmış bir toplumda yegane ayrıcalık olarak tek başına durduğu bugün, mesele bir hayli farklı görünüyor. Henüz sessiz ve sakin olduklarını itiraf etmekle birlikte, çalışan sınıfların yüreğinde neler olup bittiğini dikkate almanızı öneririm. Yerinde sözcüklerle söylemek gerekirse, onların siyasal arzular açısından geçmişte olduğundan daha az ateşli oldukları doğru; ama, onların siyasal olmanın çok uzağındaki bu tutkularının toplumsal bir niteliğe bürünmüş olduğunu görmüyor musunuz? Yalnızca şu ya da bu yasanın, veya şu ya da bu bakanın ya da hükümetin değiştirilmesini değil, toplumun temellerinin parçalanmasını amaçlayan düşüncelerin bunlar arasında azar azar yayıldığını görmüyor musunuz?23

Parisli işçiler, 19871'de bu sessizliği bozdular ve mülkiyeti, tüm uygarlığın temelini yıkmaya giriştiler! Evet, baylar, Komün, pek çok insanın emeğini bir avuç insanın zenginliği haline getiren sınıf mülkiyetini ortadan kaldırmaya niyetlenmiştir. Mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmeyi amaçlamıştır. Bugün emeği köleleştirmenin ve sömürmenin başta gelen aracı olan üretim araçlarını, toprağı ve sermayeyi özgür ve birleşmiş emeğin birer aletine dönüştürerek, bireysel mülkiyeti tarihe gömmek istemiştir24.

Komün, umulabileceği gibi kana bulandı. Versailles hükümeti askerleri Paris'i halkın elinden geri aldığı zaman, Parisli işçilerin "toplumun temelleri"ne yönelik saldırılarıyla yıkmak istedikleri 'uygarlığın' gerçek niteliği bir kez daha gözle görülür hale geldi. Marx'ın acı ama gerçeği çarpıcı biçimde dile getiren ifadelerle yazdığı gibi:
Burjuva düzenin uygarlığı ve adaleti, bu düzenin köleleri ve esirleri efendilerine baş kaldırdıkları zaman, o tüyler ürpertici ışığı içinde açıkça gözlenir hale geliyor. O zaman, bu uygarlık ve adalet, üstü örtülmemiş bir barbarlık ve yasa tanımaz bir kin olarak ortaya çıkıyor. . . Askerlerin tiksindirici bir vahşetle giriştikleri eylemler, paralı askerleri oldukları o uygarlığın gerçek doğasını yansıtıyor. . . Savaşın ardından girişilen topyekün katliamı büyük bir hoşnutlukla izleyen tüm dünya burjuvazisi, enkaz yığını haline gelmiş binalar karşısında dehşete düşüyor. [a.y., s. 74, 77]

Komünün şiddete başvurularak yıkılmasına karşın, Bakunin, Paris'in yeni bir çağı başlattığını yazar: "Halk yığınlarının kesin ve tam kurtuluşu, onların devlet sınırlarına rağmen. . . uluslararası nitelik kazanacak gelecekteki gerçek dayanışması, insanlığın bir sonraki devrimi, Paris'in yeniden ortaya çıkışı olacaktır". Dünya, hala Bakunin'in sözünü ettiği bu devrimi bekliyor.

Şu halde, tutarlı bir anarşist, sosyalist, ama belli türden bir sosyalist olmak zorundadır. Tutarlı anarşist, yalnızca yabancılaşmış ve uzmanlaşmış emeğe karşı çıkmakla ve umutla işçi organlarının sermayeyi mülksüzleştireceği günü beklemekle yetinmeyecek, fakat, bunun yanısıra, proleterya adına hareket eden bir seçkinler grubunun varlığına da karşı çıkacaktır. Kısacası, tutarlı anarşist, üretimin Devlet tarafından yapılandırılmasına karşı çıkar. Bunun anlamı, üretimde yönetimin Devlet görevlilerinin, menejerlerin, bilim adamlarının, işletmelerde işletme yöneticilerinin elinde olduğu Devlet-sosyalizmidir. . . İşçi sınıfının amacı, sömürüden kurtulmaktır. Bu amaca, burjuvazinin yerine kendisini koyan yeni bir yönetici sınıfla ulaşılamaz. Söz konusu hedefe, ancak işçilerin üretim üzerinde kendi yönetimlerini kurmalarıyla varılabilir.

Bu ifadeler, konseyci komünist hareketin önde gelen teorisyenlerinden olan sol Marksist Anton Pannekoek'un "Sınıf Mücadelesi Üzerine Beş Tez" başlıklı çalışmasından alınmıştır. Aslında, radikal Marksizm anarşist akımlarla içiçe geçmiştir.

Daha net bir fikre ulaşmak için, "devrimci Sosyalizm"in aşağıdaki tanımlamasını irdeleyin:

Devrimci Sosyalist, bürokratik despotizmden başka hiçbir şeye yol açmayan Devlet mülkiyetini reddeder. Devletin neden endüstriyi demokratik olarak kontrol edemeyeceğini gördük. Endüstrinin demokratik olarak kontrol edilmesi, ancak işçiler tarafından mülk edinilmesi ve onların doğrudan kendi içlerinden seçtikleri endüstriyel idari komiteler tarafından kontrol edilmesi durumunda mümkündür. Sosyalizm, esas olarak bir endüstriyel sistem olacaktır; ve bu sistemin organlarının seçmenleri endüstriyel bir niteliğe sahip olacaktır. Böylece, toplumda toplumsal ve endüstriyel faaliyetleri yürütenler, toplumsal yönetimin yerel ve merkezi konseylerinde doğrudan temsil edileceklerdir.

Bu durumda, bu delegeler, güçlerini, endüstriyel ve toplumsal faaliyeti yürüten ve topluluğun gereksinimleri konusunda doğrudan bilgi sahibi olanlardan alacaklardır. Merkezi endüstriyel idari komite toplandığı zaman, toplumsal faaliyetin her bir aşamasını temsil edecektir. Bu yüzden, kapitalist siyasal ya da coğrafi devletin yerini, Sosyalizmin endüstriyel idari komitesi almış olacaktır. Bir toplumsal sistemden diğerine geçiş, toplumsal devrimi ifade edecektir. Siyasal Devlet, tarih boyunca, egemen sınıfların hükümeti olmuştur; Sosyalist Cumhuriyet ise, tüm toplum adına endüstriyi yönetenlerin hükümeti olacaktır. Bunlardan birincisi ezici çoğunluğun ekonomik ve siyasal bağımlılığı anlamına gelmişken, ikincisi, herkesin ekonomik özgürlüğünü ifade edecektir -dolayısıyla, bu, gerçek demokrasi olacaktır.

Bu programatik ifadeler, William Paul'un 1917 yılı başlarında -Lenin'in belki de en liberter eseri olan Devlet ve Devrim adlı çalışmasından (bkz. 9. dipnot) hemen önce- kaleme almış olduğu Devlet, Kökenleri Ve İşlevleri (The State, its Origins and Functions) başlıklı kitabında geçer. W. Paul, Marxist-De Leonist Socialist Labor Party'nin bir üyesiydi ve daha sonraları İngiliz Komünist Partisi'nin kurucuları arasında yer alacaktı25. W. Paul'ün devlet sosyalizmine yönelik eleştirileri, devlet mülkiyeti ve yönetimi bürokratik despotizme yol açacağı için, toplumsal devrimin, doğrudan işçi kontrolü temelinde toplumun endüstriyel örgütlenmesini bunun yerine geçirmesi gerektiğini ileri süren anarşistlerin liberter doktrini ile benzerlik gösteriyor. Bunun dışında buna benzer daha pek çok ifade aktarmak mümkün.

Bundan çok daha önemli olan şey şu ki, bu fikirler kendiliğinden devrimci eylem içinde hayata geçirildiler -örneğin, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya ve İtalya'da, 1936 yılında İspanya'da (yalnızca kırsal kesimde değil, fakat ayrıca Barselona'da endüstri alanında). Konsey komünizminin bir biçiminin, endüstriyel bir toplumda devrimci sosyalizmin alacağı doğal biçim olduğu ileri sürülebilir. Bu, endüstriyel sistem otokratik bir seçkinler grubu tarafından kontrol edildiği sürece (bunun mülk sahipleri, menejerler ve teknokratlar ya da bir 'öncü parti' veya devlet bürokrasisi olması bir şey değiştirmez) demokrasinin muazzam biçimde sınırlandırılmış olacağı fikrinin sezgisel düzeydeki bir kavranışını ifade eder. Otoriter kontrolün söz konusu olduğu koşullarda, Marx, Bakunin ve tüm gerçek devrimciler tarafından daha da geliştirilmiş olan klasik liberter ideallerin gerçekleştirilmesi mümkün değildir; söz konusu koşullarda, insan kendi potansiyellerini özgür biçimde ve tam olarak geliştirme olanağından yoksun kalacak, üretici, yukarıdan dayatılan üretim süreci içinde, bir alet konumuna indirgenmiş "salt bir insan parçası" durumunda kalacaktır.

Burada, "kendiliğinden devrimci eylem" ifadesi yanıltıcı olabilir. En azından, Anarko-sendikalistler, Bakunin'in işçi örgütlerinin devrim öncesi dönemde "sadece fikirleri değil fakat geleceğin kendisini de" yaratmaları gerektiği uyarısını çok ciddiye almışlardır. Özellikle İspanya'daki halk devriminin [popular revolution] kaydettiği başarılar, uzun yıllara yayılan ve davaya bağlılık ve militanlık geleneğinin bir bileşenini oluşturan sabırlı bir örgütlenme ve eğitim çalışmasına dayanıyordu.

1931 yılı Haziran ayında toplanmış olan Madrid Kongresi ile Mayıs 1936'daki Saragosa Kongresi kararları, pek çok açıdan, yakın geleceğin devrimci eylemlerinin habercisi niteliğini taşıyorlardı -aynı şey, Santillan'ın (bkz. 4. dipnot) devrim tarafından yapılandırılacak toplumsal ve ekonomik örgütlenme üzerine kaleme aldığı, az çok benzer fikirler ileri sürdüğü özgül çalışması için de söylenebilir. Guérin, "İspanyol devrimi, halkın bilincinde olduğu gibi, liberter düşünürlerin zihinlerinde az çok olgunlaşmış durumdaydı" diye yazıyor. Diğer yandan, Franco darbesiyle 1936 yılında yaşanan o toplumsal karışıklık toplumsal devrime dönüştüğü zaman, işçi örgütleri, belli bir örgütsel yapılanmaya, deneyime ve toplumsal yeniden inşa görevini üstlenmeye yönelik bir kavrayışa erişmiş bulunuyorlardı. Anarşist Augustin Souchy, İspanya'daki kolektifleştirmeyi konu alan belgeleri bir araya getirdiği derlemeye yazdığı sunuş yazısında şunları söylüyor:

Uzun yıllar, İspanya'daki anarşistler ve sendikalistler, toplumun toplumsal dönüşümünü gerçekleştirmeyi en yüce görev saydılar. Toplumsal devrim sorunu, sendikalarının ve gruplarının toplantılarında, gazete, broşür ve kitaplarında sürekli olarak ve sistematik bir biçimde tartışıldı26.

Bütün bunlar, İspanyol Devrimi'nin yapıcı eylemlerinin, kendiliğinden erişilen başarıların arkaplanını oluşturur.
Liberter sosyalizmin fikirleri, yukarıda tanımlanan anlamında, geride kalan yarım yüzyıllık dönemde endüstriyel toplumlara nüfuz etmiş bulunuyor. Bugüne değin, egemen ideolojiler, devlet sosyalizminin ve (açıkça gözlenir nedenlerden dolayı Amerika Birleşik Devletleri'nde giderek militarist bir nitelik kazanmakta olan) devlet kapitalizminin ideolojileri idi27. Fakat, son birkaç yıl içinde liberter sosyalist fikirlere yönelik artan bir ilgi gözleniyor.

Yukarıda Anton Pannekoek'tan aktarmış olduğum tezleri, radikal bir Fransız işçi grubunun (Informations Correspondance Ouvrière) son zamanlarda yayınladığı bir broşürden aldım. William Paul'un devrimci sosyalizme ilişkin görüşleri, Walter Kendall tarafından 1969 yılında İngiltere'nin Sheffield kentinde toplanan İşçi Kontrolü Üzerine Ulusal Konferans'a sunulmuş bir tebliğde alıntı olarak yer alıyordu. İşçi kontrolü hareketi, son birkaç yıl içinde İngiltere'de dikkate değer bir güç konumuna erişti. Hareket, çeşitli konferanslar düzenledi, çok sayıda broşür yayınladı; hareketin aktif taraftarları arasında en önemli işçi sendikalarından temsilciler de yer alıyor.

Örneğin, Alaşım Ve Döküm İşçileri Sendikası (The Amalgamated Engineering and Foundryworkers' Union), önde gelen endüstrilerin "tüm düzeylerde işçi kontrolü temelinde" kamulaştırılmasını öngören bir programı sendikanın resmi politikası olarak benimsedi28. Avrupa kıtasında da benzeri gelişmeler gözleniyor. 1968 Mayısı'nın, İngiltere'de olduğu gibi Fransa ve Almanya'da konsey komünizmine ve bununla ilişkili fikirlere yönelik artan ilgiyi daha da hızlandırdığı kuşkusuz.

İçinde yaşadığımız ideolojik toplumun son derece muhafazakar atmosferi düşünülürse, Amerika Birleşik Devletleri'nin bu gelişmelerden görece etkilenmemiş olmasına pek şaşırmamak gerekir. Fakat, benzeri bir gelişmenin burada yaşanması da muhtemel.
 
Soğuk Savaş mitolojisinin erezyona uğraması, bu tür soruların az çok geniş insan kümeleri arasında öne çıkmasına olanak tanıyor. Eğer bugünkü baskı dalgası geri itilebilirse, eğer sol intihar anlamına gelen kendi içindeki bir dizi eğilimi aşabilir ve kendisini son on yılda başarılmış olanlar üzerine inşa edebilirse, endüstriyel toplumun işyerinde ve toplulukta demokratik kontrol temelinde gerçekten demokratik hatlar boyunca nasıl yapılandırılacağı sorununun günümüz toplumunun sorunlarına duyarlı insanlar açısından başta gelen entelektüel konu durumuna gelmesi, liberter sosyalizmin bir yığın hareketi olarak gelişmesi, teorik spekülasyonların eyleme dönüşmesi pekala olasıdır.
 
Bakunin, 1865 tarihli manifestosunda, toplumsal devrimdeki öğelerden birinin, "gençliğin aydın ve gerçekten asıl kesimi" olacağını öngörmüştü; gençliğin bu kesimi, "doğuştan ayrıcalıklı sınıflardan gelmekle birlikte, sahip olduğu yüce gönüllü inançlar ve radikal özlemler içinde, halkın davasını benimseyecektir". Belki de, 1960'larda yükselen öğrenci hareketi, bu dahice öngörünün gerçekleşmesine doğru atılmış bir adımı ifade ediyor.

Daniel Guérin, kendisinin "rehabilitasyon süreci" olarak tanımladığı bir misyonu üstleniyor. Benim ikna edici olduğuna inandığım bir yoldan şunu ileri sürüyor: "Anarşizmin yapıcı düşünceleri yaşamsallığını koruyor; bu düşünceler, yeniden gözden geçirilip elendikleri zaman, çağdaş sosyalist düşüncenin yeni bir ileri atılımına yardımcı olabilirler. . . [ve] Marksizmin zenginleşmesine katkıda bulunabilirler"29.
 
Guérin, titiz bir şekilde, Anarşizmin "geniş yelpazesi"nden liberter sosyalist olarak tanımlanabilecek fikir ve deneyimleri seçiyor. Yaptığı şey doğal ve yerinde. Bu çerçeve, anarşizmin önde gelen sözcülerinin yanısıra, anarşist duygu ve ideallerin harekete geçirdiği yığın eylemlerini de içeriyor. Guérin yalnızca anarşist düşünceyi değil, fakat aynı zamanda halkın devrimci mücadelesinin kendiliğinden eylemlerini de irdeliyor. Entelektüel yaratıcılık kadar toplumsal yaratıcılığa da ilgi gösteriyor. Dahası, geçmişte başarılmış olanlardan toplumsal kurtuluş teorisini zenginleştirecek dersler çıkarmaya girişiyor. Guérin'in kitabı, sadece dünyayı anlamakla yetinmeyip ayrıca onu değiştirmek isteyenler açısından, anarşizmin tarihini incelemek için uygun bir başlangıç.
 
Guérin, ondokuzuncu yüzyıl anarşizmini esas itibarıyla doktriner olarak nitelendirirken, yirminci yüzyılın anarşistler açısından bir "devrimci pratik" dönemi olduğunu söylüyor30. Anarşizm, bu değerlendirmeyi yansıtıyor. Guérin'in anarşizm yorumu bilinçli olarak geleceğe işaret ediyor. Arthur Rosenverg, halk devrimlerinin, karakteristik olarak, "toplumu zora dayanan yöntemlerle idare eden feodal ya da merkezi bir otorite"yi, "eski Devlet biçiminin yıkımını ve ortadan kaldırılmasını ima eden" bir tür komünal sistemle değiştirme arayışı gösterdiklerine işaret etmiştir. Böyle bir sistem, ya sosyalist, ya da, "Sosyalizm ancak bireysel özgürlüğün azami düzeye eriştiği bir dünyada gerçekleştirilebileceğine göre, demokrasinin Sosyalizmin önkoşulu olan aşırı biçimi" olacaktır. Rosenberg, bu idealin Marx ve anarşistler tarafından ortaklaşa paylaşılmış olduğunu belirtir31.

Bu doğal kurtuluş mücadelesi, ekonomik ve siyasal yaşamın merkezileşmesi eğilimine aykırı düşmektedir.
  Bundan bir yüzyıl önce, Marx, Parisli işçilerin "Komün ya da -hangi isim altında ortaya çıkarsa çıksın- imparatorluk arasında bir seçim yapmaktan başka bir seçenekleri olmadığını hissettiklerini" söylüyordu:
İmparatorluk, halkın zenginliğine darbe indirerek, topyekün mali dolandırıcılığı besleyip büyüterek, sermayenin yapay olarak hızlandırılmış merkezileşmesini sağlayarak, ekonomik olarak kendilerini çökertmişti. Onları siyasal olarak baskı altına almış, aşıladığı zevk ve sefahat düşkünlüğü ile onları ahlâki olarak sarsmış, kendi çocuklarını cehaletin kardeşleri (frères Ignorantins) haline getiren eğitim sistemiyle sahip oldukları kuşkucu eleştirelliği [Voltairianizm] aşağılamış, onları imparatorluğun ortadan kaybolmasından başka bir anlama gelmeyecek felaket getiren bir savaşın içine paldır küldür sürükleyerek birer Fransız olarak sahip oldukları ulusal duyguların ayaklanmasına yol açmıştı32.

Sefalet içindeki İkinci İmparatorluk, "burjuvazinin ülkeyi yönetme yeteneğini halihazırda kaybettiği ve işçi sınıfının bunu henüz kazanamadığı o günlerde, mümkün olan yegane yönetim biçimiydi".


1970'li yılların imparatorluk sistemleri açısından da anlamlı oldukları için, sanırım bu ifadeleri burada yinelemekte yersiz değil. "İnsanlığı ekonomik sömürü, siyasal ve toplumsal kölelik belasından kurtarma" sorunu, çözüm bekleyen bir sorun olarak varlığını bugün de sürdürüyor. Bu durum devam ettiği sürece, liberter sosyalizmin doktrinleri ve devrimci pratiği bir ilham kaynağı ve yol gösterici olarak insanlığa hizmet edecektir.

--------------------------------------------------------------------------------
Notlar
01 Octave Mirbeau, aktaran James Joll, "The Anarchists", s. 145-6.

02 Rudolf Rocker, "Anarchosyndicalism", s. 31.
03 Aktaran Rocker, ibid., s. 77. Bu alıntı ve onu izleyen cümle, Michael Bakunin'in "The Program of the Alliance," başlıklı çalışmasında geçer; bkz. Sam Dolgoff (yayına hazırlayan ve çeviren) "Bakunin on Anarchy", s. 255.
04 Diego Abad de Santillan, "After the Revolution", s. 86. Santillian, devrim başladıktan birkaç ay sonra yazılmış olan son bölümde, bu açıdan o zamana kadar kat edilmiş mesafeden duyduğu tatminsizliği ifade eder. İspanya'da toplumsal devrimin gerçekleştirebildikleriyle ilgili olarak, benim "American Power and the New Mandarins" adlı çalışmamın 1. bölümüne ve oradaki referanslara bkz.; diğer bir önemli çalışma için, bkz. Broué and Témime. Bu konuda yararlanılabilecek diğer kaynaklar: Frank Mintz, "L'Autogestion dans l'Espagne révolutionaire" (Paris: Editions Bélibaste, 1971); César M. Lorenzo, "Les Anarchistes espagnols et le pouvoir, 1868-1969" (Paris: Editions du Seuil, 1969); Gaston Leval, "Espagne libertaire, 1936-1939: L'Oeuvre constructive de la Révolution espagnole" (Paris: Editions du Cercle, 1971). Ayrıca bkz. Vernon Richards, "Lessons of the Spanish Revolution", genişletilmiş 1972 basımı.
05 Aktaran Robert C. Tucker, "The Marxian Revolutionary Idea", Marksizm ve anarşizmi tartıştığı bölüm.
06 Bakunin,1866'da Herzen and Ogareff'e yazdığı mektup. Aktaran Daniel Guérin, "Jeunesse du socialisme libertaire", s. 119.
07 Fernand Pelloutier, aktaran Joll, "Anarchists" içinde. Kaynak ise "L'Anarchisme et les syndicats ouvriers," Les Temps nouveaux, 1895. Metnin bir bütün olarak geçtiği yer: Daniel Guérin, ed., "Ni Dieu, ni Maîtr"e, anarşizmin eşsiz bir tarihsel antolojisi.
08 Martin Buber, "Paths in Utopia", s. 127.
09 Bakunin şunları yazar: "Ne kadar demokratik olursa olsun, hiçbir devlet, hatta en kızıl cumhuriyet bile, insanlara gerçekten istedikleri şeyi, yani kendi işlerini tepeden tırnağa kendi özgür özörgütlenmeleri ve özyönetimleri altında, tepeden herhangi bir müdahale ya da baskı görmeden örgütleme özgürlüğünü asla vermez; çünkü, her devlet, Bay Karl Marx'ın uydurduğu o sözde Halk Devleti de dahil olmak üzere, özünde, yığınların, halkın neye gereksinim duyduğunu ve ne istediğini halktan daha iyi bildiğini düşünen bir grup ayrıcalıklı, kendini beğenmiş aydın tarafından tepeden yönetilmesinin aygıtıdır. . ." "Fakat, halk, 'halkın sopası' diye isimlendirilen değnekle sopalandığı zaman kendisini daha iyi hissetmeyecektir", "Statism and Anarchy" [1873], Dolgoff, "Bakunin on Anarchy", s. 338 içinde -burada geçen 'halkın sopası' ifadesi ile kast edilen şey demokratik cumhuriyettir.
Kuşkusuz Marx meseleye farklı yaklaşmıştır. Paris Komünü deneyiminin bu tartışma üzerindeki etkisiyle ilgili bir yorum için, bkz.Daniel Guérin, "Ni Dieu, ni Maître"; buradaki yorumların biraz daha genişletilmiş versiyonlari için, Guérin, "Pour un marxisme libertaire". Ayrıca, bkz. 24. dipnotu.
10 Lenin'in 1917 sırasındaki 'entelektüel sapması' ile ilgili olarak, bkz. Robert Vincent Daniels, "The State and Revolution: a Case Study in the Genesis and Transformation of Communist Ideology," American Slavic and East European Review, cilt 12, sayı 1 (1953).
11 Paul Mattick, "Marx and Keynes", s. 295.
12 Michael Bakunin, "La Commune de Paris et la notion de l'état," yenibasım Guérin, "Ni Dieu, ni Maître" içinde. Bakunin'in özgürlüğün koşulu olarak bireyin doğasından kaynaklanan yasalara ilişkin nihai düşünceleri, rasyonalist ve romantik gelenekler içinde gelişmiş yaratıcı düşünce ile karşılaştırılabilir. Bkz. benim "Cartesian Linguistics ve Language and Mind" adlı çalışmalarım.
13 Shlomo Avineri, "The Social and Political Thought of Karl Marx", s. 142, "The Holy Family" [Kutsal Aile]'deki yorumlara göndermeler. Avineri, sosyalist hareket içinde, 'mevcut toplumsal örgütlenişin tarz ve formunun gelecekteki toplumun yapısını belirleyeceğini kavrayabilmiş' olanların yalnızca İsraillilerin kibbutizmi olduğunu söyler. Oysa, daha önce belirtildiği gibi, bu, anarko-sendikalizmin karakteristik görüşlerinden biridir.
14 Rocker, "Anarchosyndicalism", s. 28.
15 Guérin'in yukarıda sözü geçen eserlerine bkz.
16 Karl Marx, "Critique of the Gotha Programme" [Gotha Programının Eleştirisi].
17 Karl Marx, "Grundrisse der Kritik der Politischen Okonomie", aktaran Mattick, "Marx and Keynes", s. 306. Bu konuyla ilişkili olarak, ayrıca bkz. Mattick'in "Workers' Control" başlıklı makalesi, Priscilla Long, ed., The New Left içinde; ve Avineri, "Social and Political Thought of Marx".
18 Karl Marx, "Capital", aktaran Robert Tucker; Tucker, haklı olarak, Marx'ın devrimciyi bir "tatminsiz tüketici"den çok "düşkırıklığına uğramış üretici" olarak gördüğünü söylüyor ("The Marxian Revolutionary Idea"). Kapitalist üretim ilişkilerinin bu daha radikal eleştirisi, Aydınlanma'nın liberter düşüncesinin dolaysız bir uzantısını ifade ediyor.
19 Marx, "Capital", aktaran Avineri, "Social and Political Thought of Marx", s. 83.
20 Pelloutier, "L'Anarchisme."
21 "Qu'est-ce que la propriété?" Marx, "Mülkiyet hırsızlıktır" ifadesinden hoşnutsuzluk duyuyordu, çünkü, hırsızlık mülkiyetin varlığının meşruiyetini varsaydığı için ifadenin kullanımında mantıksal bir sorun görüyordu. Bkz. Avineri, "Social and Political Thought of Marx".
22 Aktaran Buber, "Paths in Utopia", s. 19.
23 Aktaran J. Hampden Jackson, "Marx, Proudhon and European Socialism", s. 60.
24 Karl Marx, "The Civil War in France" [Fransa'da İç Savaş], s. 24. Avineri, Marx'ın Komün üzerine yaptığı bu ve diğer yorumların niyetlere ve planlara ilişkin göndermelerde bulunduğunu söyler. Marx'ın başka bir yerde açıkça ifade ettiği gibi, onun bu değerlendirmesi burada olduğundan daha eleştireldi.
25 Bir arkaplan için bkz. Walter Kendall, "The Revolutionary Movement in Britain".
26 "Collectivisations: L'Oeuvre constructive de la Révolution espagnole", s. 8.
27 Bir tartışma için, bkz. Mattick, "Marx and Keynes", ve Michael Kidron, "Western Capitalism Since the War". Tartışma ve referanslar için, ayrıca bkz. benim "At War With Asia", 1. Bölüm, s. 23-6.
28 Bkz. Hugh Scanlon, "The Way Forward for Workers' Control". Scanlon, İngiltere'nin en büyük sendikalarından biri olan AEF'in başkanıdır. İşçi Kontrolü Altıncı Konferansı'nın bir sonucu olarak Mart 1968'de kurulan enstitü, araştırmaları teşvik eden bir bilgi merkezi olarak hizmet vermektedir.
29 Guérin, "Ni Dieu, ni Maître", sunuş bölümü.
30 Ibid.
31 Arthur Rosenberg, "A History of Bolshevism", s. 88.
32 Marx, "Civil War in France", s. 62-3.

--------------------------------------------------------------------------------


Bibliyografya
Avineri, Shlomo. The Social and Political Thought of Karl Marx. London: Cambridge University Press, 1968.
Bakunin, Michael. Bakunin on Anarchy. Çeviren ve yayına hazırlayan Sam Dolgoff. New York: Alfred A. Knopf, 1972.
Buber, Martin. Paths in Utopia. Boston: Beacon Press, 1958.
Chomsky, Noam. Cartesian Linguistics. New York: Harper & Row, 1966.
------. American Power and the New Mandarins. New York: Pantheon Books, 1969.
------. At War with Asia. New York: Pantheon Books, 1970.
Collectivisations: L'Oeuvre constructive de la Révolution espagnole. 2nd ed. Toulouse: Editions C.N.T., 1965. First edition, Barcelona, 1937.
Daniels, Robert Vincent. "The State and Revolution: a Case Study in the Genesis and Transformation of Communist Ideology." American Slavic and East European Review, vol. 12, no. 1 (1953).
Guérin, Daniel. Jeunesse du socialisme libertaire. Paris: Librairie Marcel Rivière, 1959.
------. Anarchism: From Theory to Practice, ceviren Mary Klopper. New York: Monthly Review Press, 1970.
------. Pour un marxisme libertaire. Paris: Robert Laffont, 1969.
------, ed. Ni Dieu, ni Maître. Lausanne: La Cité Editeur, n.d.
Jackson, J. Hampden. Marx, Proudhon and European Socialism. New York: Collier Books, 1962.
Joll, James. The Anarchists. Boston: Little, Brown & Co., 1964.
Kendall, Walter. The Revolutionary Movement in Britain 1900--1921. London: Weidenfeld & Nicolson, 1969.
Kidron, Michael. Western Capitalism Since the War. London: Weidenfeld & Nicolson, 1968.
Mattick, Paul. Marx and Keynes: The Limits of Mixed Economy. Extending Horizons Series. Boston: Porter Sargent, 1969.
------. "Workers' Control." In The New Left: A Collection of Essays, editor Priscilla Long. Boston: Porter Sargent, 1969.
Marx, Karl. The Civil War in France, 1871. New York: International Publishers, 1941.
Pelloutier, Fernand. "L'Anarchisme et les syndicats ouvriers." Les Temps nouveaux, 1895. Reprinted in Ni Dieu, ni Maître, edited by Daniel Guérin. Lausanne: La Cité Editeur, n.d.
Richards, Vernon. Lessons of the Spanish Revolution (1936--1939). Enlarged ed. London: Freedom Press, 1972.
Rocker, Rudolf. Anarchosyndicalism. London: Secker & Warburg, 1938.
Rosenberg, Arthur. A History of Bolshevism from Marx to the First Five Years' Plan. Translated by Ian F. Morrow. New York: Russell & Russell, 1965.
Santillan, Diego Abad de. After the Revolution. New York: Greenberg Publishers, 1937.
Scanlon, Hugh. The Way Forward for Workers' Control. Institute for Workers' Control Pamphlet Series, no. 1, Nottingham, England, 1968.
Tucker, Robert C. The Marxian Revolutionary Idea. New York: W. W. Norton & Co., 1969.

Anarko-Feminizm Nedir ?



Her ne kadar otoritenin tüm biçimlerine ve devlete karşı çıkma 19. yüzyıl ilk feministleri arasında güçlü bir sese yol açmışsa da, 1960'larda başlayan daha yenice olan feminist hareket anarşist pratik üzerinde şekillenmiştir. İşte burada, faaliyet içinde bulundukları daha geniş feminist ve anarşist hareketler içinde onlara ilkelerini hatırlatmak için ortaya çıkan, kadın anarşistleri ifade eden anarko-feminizm ortaya çıkmıştır.

Anarşizm ve feminizm her zaman birbirine oldukça yakın bağlantılar içinde olmuşlardır. Pekçok önde gelen feminist --hareketin lideri olan Mary Wollstonecraft ( A Vindication of the Rights of Woman'ın yazarı), Komüncü Louise Michel, Voltairine de Cleyre ve kadınların özgürleşmesinin yılmaz şampiyonu Emma Goldman (örneğin onun ünlü makaleleri, "The Traffic in Women","Woman Suffrage", "The Tragedy of Woman's Emancipation","Marriage and Love" ve "Victims of Morality"e bakınız) dahil olmak üzere, aynı zamanda anarşistlerdi. En eski anarşist gazetelerden birisi olan Freedom 1886'da Charlotte Wilson tarafından kurulmuştur.

Bunların yanısıra, önde gelen anarşistlerin hepsi (Proudhon hariç) kadınların eşit olmasını desteklemişlerdir. İspanyol devrimi sırasında İspanya'da ortaya çıkan "Özgür Kadınlar" hareketi, temel özgürlüklerini korumak ve kadınların özgür ve eşit olacağı toplumu yaratmak için kendiliğinden organize olan anarşist kadınların klasik bir örneğidir (bu önemli organizasyon hakkında daha ayrıntılı bilgi için Marta Ackelsberg'in Free Women of Spain adlı çalışmasına bakınız).

Anarşizm ve feminizm oldukça ortak olan bir tarihe sahiptirler; ve yine bireysel özgürlük, dişil cinsten üyeleri için eşitlik ve saygıya olan ilgi ortaktır (ama, aşağıda daha ayrıntılarıyla açıklayacağımız gibi, anarşistler güncel/liberal feminizmi yeteri kadar ileri gitmemeleri noktasında eleştirir). Bu nedenle, 1960'ların yeni feminizm dalgasının kendisini anarşist anlamda ifade etmesi ve Emma Goldman gibi anarşist şahsiyetlerden esinlenmesi şaşırtıcı olmamaktadır. Cathy Levine'in belirttiği gibi, bu dönem boyunca " bağımsız kadın grupları eril solun yapısı, liderleri ve diğer yükümlülüleri olmadan faaliyet göstermeye başladılar; bağımsız ve eşanlı olarak yılların ve bölgelerin anarşist organizasyonlarına benzer organizasyonlar yaratmaya başladılar. Bunların hiçbirisi de birer kaza ile olmuş değildirler." [Anarchy: A Graphic Guide adlı eserde, Clifford Harper tarafından alıntılanmıştır, s.182].

Bu bir kaza değildir, çünkü feminist araştırmacıların da belirttiği üzere, Neolitik dönemin sonlarında başladığı düşünülen baaberkilliğin ve tahakküm ideolojilerinin yükselmesi ile ortaya çıkan hiyerarşik toplumun ilk kurbanları arasında kadınlar yer alırlar. Marily French (Beyond Power'da), insan ırkının ilk önemli toplumsal katmanlaşmasının, kadının etkin olarak "daha düşük" ve "daha aşağı" bir toplumsal sınıf haline sokulduğu, erkeğin kadına hakim hale geldiği zaman oluştuğunu iddia eder.

Peggy Kornegger anarşizm ile feminizm arasında, hem teoride hem de pratikte varolan güçlü bağlantılara dikkat çeker. "Radikal feminist bakış açısı neredeyse tamamı ile saf anarşizmdir" diye yazar. "Ana teori çekirdek ailenin tüm otoriter sistemlerin temelini oluşturduğunu öne sürer. Babadan öğretmene, patrona ve tanrıya kadar kimden olursa olsun, bir çocuğun öğrendiği ders Otoritenin bilinmeyen büyük sesine itaat etmektir. Çocukluktan erişkinliğe terfi etmek ise, hiçbir sorgulama yetisi olmayan ve hatta açıkça düşünemeyen tam anlamı ile bir robot olmak demektir." [a.y.]. Benzer şekilde, Zero Collectives, Anarko-feminizmin "feminizmin anarşizminin farkına varılması ve bilinçli olarak onun geliştirilmesinde varolduğunu"  [The Raven, no. 21, s. 6] savunur.

Anarko-feminizm tahakküm, sömürü, saldırganlık, rekabetçilik, duyarsızlaşma gibi otoriter nitelik ve değerlerin hiyerarşik uygarlıklarda yüce olarak değer biçildiğine, ve geleneksel olarak "eril" olarak değinildiklerine dikkat çekerler. Bunun aksine, işbirliği, paylaşma, duyarlılık, yakınlık gibi otorite-karşıtı nitelik ve değerler ise geleneksel olarak "dişil"dirler ve aşağı değerde görülürler. Feminist araştırmacılar bu olgunun izlerini, erken Bronz Çağı'ndan önce varolan "dişil" niteliklerin ve değerlerin süregeldiği ve saygı gördüğü işbirliği temelinde varolan "organik" toplumların fethedilerek, babaerkil toplumların serpilmesine kadar sürerler. Bu fethi takiben, bu gibi değerler giderek -özellikle erkekler için, erkekler tahakküm ve sömürünün yapılmasından sorumlu olma durmunda bulundukları için, aşağılık olarak kabul edilmeye başlandılar [örneğin Riane Eisler'inThe Chalice and the Blade ve Elise Boulding'in The Underside of History adlı eserlerinde]. Böylece, Anarko-feminizm "toplumun dişilleştirilmesini" , yani işbirliğine, paylaşıma, karşılıklılığa vb. dayanan otoriter olmayan anarşist toplumun yaratılmasını temsil eder.

Anarko-feministler toplumun "dişilleştirilmesine", kendinden-yönetim ve merkezden-dağıtımın her ikisinin de olmadan erişilemeyeceğine dikkat çekerler. Bunun nedeni ise altetmek istedikleri babaerkil değer ve geleneklerin hiyerarşiler içinde barındırılması ve yeniden üretilmesidir. Böylece feminizm merkezden-dağıtılmayı, ve sonuçta da kendinden-yönetimi ima eder. Hiyerarşik yapıları ve rekabetçi karar almanın biçimlerini ortadan kaldıran kolektif feminist organizasyon biçimlerinin deneyimlerinden görüldüğü üzere, pekçok feminist bunun farkındadır. Bazı feministler ise doğrudan demokratik organizasyonların özellikle dişi siyaset biçimleri olduğunu öne sürerler [buna örnek olarak Nancy Hartsock'un, Zeila Eisenstein'ın editörlüğünü yaptığı Capitalist Patriarchy and the Case for Socialist Feminism adlı kitaptaki "Feminist Theory and the Development of Revolutionary Strategy," adlı yazısına bakınız, s. 56-77]. Tüm anarşistler gibi, anarko-feministler de kendini-özgürleştirmenin (ing. self-liberation) kadınların eşitliği, ve böylece de özgürlüğü için anahtar olduğunu kabul ederler.

Emma Goldman şöyle der:

"Onun [ÇN. kadının] gelişmesi, onun özgürlüğü, onun bağımsızlığı kendinden ve kendisi aracılığı ile olmalıdır. İlk önce, kendisini bir seks metası olarak değil, bir şahsiyet olaral değerlendirmesi ile. İkinci olarak, herhangi birisinin kendi vücudu üzerinde hak iddia etmesini reddederek; istemedikçe çocuk doğurmayı reddederek, Tanrı'ya, Devlet'e, topluma, kocaya, aileye, vb. hizmetçi olmayı reddederek; yaşamını daha basit, ama daha derin ve zengin yaparak. Yani, yaşamın anlam ve özünü tüm karmaşıklığı ile anlamaya çalışarak; kendisini toplumun değeryargılarının ve sınırlamalarının korkusundan özgürleştirerek." [Anarchism and Other Essays, s. 211].

Anarko-feminizm, feminizmi hem sağdan hem de soldan kaynaklanan otoriter ideolojilerin etkilerinden ve hakimiyet kurmasından kurtarmaya çalışır. Bu doğrultuda, hiyerarşik ve merkezi organizasyonlar ve yine daha çok kadın patronlar, siyasetçiler ve askerler olmasını eşitliğe doğru bir adım olarak algılanması illüzyonunu yaratan, "resmi" feminist hareket tarafından el üstünde tutulan kitlesel reformcu kampanyalar yerine, anarko-feminizm doğrudan eylem ve kendinden-yardım (ing. self-help) ilkelerini öne çıkarır. Anarko-feministler kapitalist şirketlerde kadınların yönetici olabilmek için öğrenmeleri gereken, güya "yönetim bilimi" diye adlandırılan şeyin, aslında yekvücud (ing. corporate) hiyerarşilerde ücretli işçinin kontrolü ve sömürüsünün tekniklerinin bir paketi olduğunu belirtirler; öte yandan toplumun "dişilleştirilmesini için" ise; ücretli-köleliğin ve yönetimsel tahakkümün toptan ortadan kaldırılması gerektiğini belirtirler.

Anarko-feministler nasıl etkin bir sömürücü ya da bastırıcı olunacağının, eşitliğe giden bir patika olmadığının farkındadırlar (Mujures Libres'in bir üyesinin belirttiği gibi, "[b]iz feminist hiyerarşiyi erkeklerinkinin yerine geçirmek istemiyoruz" [Martha A. Ackelsberg'in Free Women of Spain adlı eserindeki alıntısı, s.2] -- babaerkillik ve hiyerarşi konusu hakkında daha ayrıntılı bir tartışma için Kısım B.1.4'e bakınız).

Böylece, anarşizmin kadınların özgürleşmesi ve eşitliğini desteklerken, liberal (ya da  güncel hakim olan) feminizme geleneksel düşmanlığı anlaşılabilir. Federeica Montseny (İspanyol Anarşist hareketinin önde gelen ismi) bu tip feminizmin kadınların eşitliğini savunurken, mevcut olan kurumlara bir tehlike oluşturmadığını belirtir. Ona göre, (günümüzün hakim) feminizminin "tek tutkusu, belirli bir sınıfa dahil kadınlara mevcut ayrıcalıklar sistemine katılılabilmek için daha fazla fırsat verilmesidir" ve eğer bu kurumlar "erkekler onun avantajlarından faydalanırken adil değilse, kadınlar da onun avantajlarından faydalandığında yine adil olmayacaktır." [Martha A. Ackelsberg'in Free Women of Spain adlı eserindeki alıntısı, s. 90-91, s. 91].

Böylece, Martha A. Ackelsberg'in belirttiği gibi, tarihsel anarşist harekette, liberal/güncel hakim feminizmin hep "cinsiyet mücadelesinin sınıf mücadelesinden veya bir bütün olarak anarşist projeden soyutlanamayacağı noktasında, kadınların özgürlüğüne kavuşması için bir strateji olarak, ancak çok sınırlı bir anlamda hedefe sahip olduğu" [a.y., s. 91] belirtilir. Bu geleneği sürdürerek, anarko-feminizm sadece baberkil değil, tüm hiyerarşi biçimlerinin yanlış olduğunu belirtir; ve eğer feminizmin tüm arzusu yanlızca kadına -aynen erkeğin olduğu gibi, patron olma şansını elde etmesine imkan yaratmaksa, o zaman feminizm kendi idealleri ile çelişkiye düşmektedir.

Bu nedenle anarko-feministler , tüm anarşistler gibi özgürlüğün reddi demek olan kapitalizme karşı çıkarlar. Kadını özgürleştireceği iddia edilen "eşit fırsat" kapitalizmi ideali, böyle bir sistemde hala çalışan kadınların patronları tarafından (kadın ya da erkek olsun) baskı altında tutulacağı gerçeğini gözardı eder. Anarko-feministler için, kadınların özgürleşmesi mücadelesi hiyerarşiye karşı mücadeleden soyutlanamaz, L. Susan

Brown'un ifadesi ile;

"Anarşist-feminizm, feminist kaygılara uygulanan anarşist duyarlılığın bir ifadesi olarak, bireyi başlangıç noktası olarak ele alır ve, tahakküm ve tabi olma ilişkilerine karşı çıkmada, hem erkekler hem de kadınlar için bireysel varlıksal özgürlüğü koruyacak, araçsal olmayan ekonomik biçimleri ele alır." [The Politics of Individualism, s. 144].

Anarko-feminizm, hiyerarşik uygarlıkların otoriter değerlerinde, ekolojik krizlerin kaynaklarını anlamamız için önemli katkılarda bulunabilir. Örneğin, bazı feminist araştırmacılar, doğaya hakimiyet kurulması ile, tarih boyunca doğa ile birlikte tanımlanan kadına hakimiyet kurulması arasında bir paralellik olduğuna dikkat çekmektedirler (örneğin bakınız, Carline Merchant'ın eseri, The Death of Nature, 1980). Hem kadın, hem de doğa otoriter kişiliği karakterize eden kontrol etme tutkusunun birer kurbanıdırlar. Bu nedenle, giderek artan sayıda radikal ekolojist ve feminist, amaçlarının gerçekleştirebilmesi için hiyerarşilerin parçalanması gerektiğinin farkına varmaktadırlar.

Bunlara ek olarak, anarko-feminizm kadınlarla erkekleri birbirine eşit tutarken, onların farklılıklarına da saygı göstermenin önemini bize hatırlatır. Diğer bir deyişle, çeşitliliği fark etmek ve ona saygı göstermek hem erkek, hem de kadın için geçerlidir. Sıkça pekçok erkek anarşist cinsiyetçiliğe karşı oldukları için (teoride), pratikte de cinsiyetçi olmadıklarına inanırlar. Böyle bir varsayım yanlıştır. Anarko-feminizm teori ve pratikte tutarlılık sorununu toplumsal aktivizmin önüne sunar, ve sadece dışsal değil aynı zamanda da içsel kısıtlarla çarpışmamız gerektiğini bize hatırlatır.

Farklı Toplumsal Anarşizm Çeşitleri Varmıdır ?

A.3.2    Farklı Toplumsal Anarşizm Çeşitleri Varmıdır ?

Evet. Toplumsal anarşizm içinde dört ana eğilim vardır --karşılıkçılık (ing. mutualizm) , kolektivizm, komünizm ve sendikalizm. Farklılıklar çok ayıredilebilecek cinsten değildir, ve genellikle strateji temelinde farklılıkları içerir. Karşılıkçılık ve diğer toplumsal anarşizm çeşitleri arasında bir büyük farklılaşma vardır. Karşılıkçılık piyasa sosyalizmi olgusu üzerinde şekillenir --emekçilerin kooperatifleri, komün bankaları aracılığı ile emeklerinin ürünlerini değişirler. Bu karşılıklı banka ağı "risk ve harcamalar çıkarıldıktan sonra ... verilen boçlar üzerinde hiç bir faizin uygulanmadığı [ÇN. tarzda] ... herhangi bir bireye ya da sınıfa özel ayrıcalık sunulmadan, tüm toplumun faydasına [ÇN. çalışacaktır]." [Charles A. Dana, Proudhon and his "Bank of the People", s. 44-45.]. Bu sistem, "her yerde değişim ve kredi [ÇN. mekanizmalarında] uygulanarak, emeğe yeni unsurlar verecek ve onu gerçek anlamda demokratik yapacaktır." [a.y., s.45].

Karşılıkçılık'ın toplumsal anarşizmdeki şekli, bireysel anarşistlerde var olan bağımsız kooperatiflerin yerine yerel toplumca (ya da komünce) sahiplenilen karşılıklı bankalar olması nedeni ile farklılaşır. Bu onların kapitalist girişimler yerine kooperatifler için yatırım fonları sağlamasını sağlar. Bir başka fark ise, hürriyetçi komünlerin federasyonunu tamamlayacak tarzda, bazı toplumsal anarşist karşılıkçıların Proudhon'un "tarımsal-endüstriyel federasyon" olarak tanımladığı oluşumu desteklemeleridir. Bu "ticaret ve endüstri'de karşılıklı emniyeti sağlayacak ... bir konfederasyondur" ve yollar, demiryolları gibi büyük ölçekli gelişmeleri sağlayacaktır. Bu,"belirli federal düzenlemelerle, federal devletlerin vatandaşlarını hem içerden hem de dışardan gelebilecek kapitalist ve finansal feodal [ÇN. tehditlerden] korunayacaktır". Bunun nedeni ise "politik hakların ekonomik haklarla desteklenmesi [ÇN. gereğidir].

Böylece, tarımsal-endüstriyel federasyon toplumun anarşist doğasının, piyasa kontrolündeki değişimin istikrarsızlaştıran (servette ve dolayısıyla güçte eşitsizliği arttıran) etkilerinden sakınmasını sağlayacaktır. Bu çeşit bir sistem, "endüstrilerin kardeşler olduğu; aynı bedenin parçaları olduğu; birisinin acısını diğerlerinin paylaştığı [ÇN. bir sistemdir]. Bu nedenle, hep birlikte tükenmek ve karmaşıklığa düşmek için değil, ortak refah durumunun koşullarını birlikte sağlamak için federe hale gelmeliler ... Bu tip bir düzenleme onların hürriyetinden bir şey eksiltecek değildir; basitçe onların hürriyetine daha çok güvenlik ve güç katacaktır." [The Principle of Federation, s. 70,67 ve 72].

Toplumsal anarşizmin diğer biçimleri karşılıkçıların, kapitalist-olmayanlar için olsa bile, piyasalara verdiği desteği paylaşmazlar. Bunun yerine özgürlüğün, en iyi şekilde üretimin komünal hale gelmesi ve bilgi ile ürünlerin serbestçe kooperatifler arasında paylaşılmasını yolu ile sağlanacağına inanırlar. Diğer bir deyişle, toplumsal anarşizmin diğer biçimleri, karşılıkçılık'ın bireysel kooperatifler sisteminin yerine, üretici birliklerinin federasyonu ve komünler aracılığı ile sağlanan ortak (ya da toplumsal) sahipliğe dayanan bir sistemi oturtur. Bakunin'in dediği gibi, "geleceğin toplumsal organizasyonları tamamen aşağıdan yukarıya doğru yapılmalıdır; ilk olarak onların sendikalarında, sonra komünlerde, bölgelerde, uluslarda ve nihayet uluslararası ve evrensel büyük federasyonlarda" ve "toprak, emek araçları ve tüm kapital toplumun tümünün kolektif mülkiyetinde olacaktır ve sadece işçiler tarafından, diğer bir ifade ile tarımsal ve endüstriyel birlikler tarafından kullanılacaktır." [Michael Bakunin: Selected Writings, s. 206 ve s. 174).

Ancak kooperatif ilkesini bireysel çalışma yerinin ötesine genişletmekle bireysel hürriyet azamileştirilebilir ve korunabilir (anarşistlerin çoğunun piyasaya neden karşı çıktıkları konusu için Kısım I.1.3'e bakınız). Bu açıdan aslında Proudhon ile aynı zemini paylaşmaktadırlar. Endüstriyel konfederasyonlar, "bu gruplardan birinin mülkiyetinde olan ve karşılıklı bir anlaşma ile tüm ... federasyonun kolektif mülkü haline gelecek üretim araçlarının ortak kullanımını garanti edecektir. Bu yolla, grupların federasyonu ... toplumun dalgalanan ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli üretim oranlarını düzenleyebilecektir." [James Guillame, Bakunin on Anarchy, s. 376].

Bu anarşistler karşılıkçıların kooperatifler içinde işçilerin üretimi kendi yönetmeleri fikrini desteklerler, ancak piyasa yerine, bu birliklerin (ing. associations) konfederasyonunun karşılıklı yardımlaşmayı (ing. mutual aid) temsil eden canalıcı nokta olduğunu savunurlar. "Farklı fabrikalarda çalışan işçiler, üretim araçları üzerinde oldukça zorlu bir süreç sonucunda elde ettikleri kontrolü, kendini 'anonim şirket' olarak adlandıran üstün bir güce devretmekte isteksiz olacakları" [a.y., s. 364] bilinirken, çalışma yeri  otonomisi ve kendinden yönetim tüm federasyonların temelini oluşturacaktır. Bu endüstri-geneli federasyona ek olarak, herhangi bir belli endüstriyel federasyonun fonksiyonu veya yetkisi dahilinde bulunmayan, ya da toplumsal boyutu olan konularla ilgili olacak endüstriler-arası ve komün konfederasyonlarını teşkil edilecektir. Yine burada da Proudhon'un karşılıkçı görüşlerine benzerlikler görmekteyiz.

Toplumsal anarşistler üretim araçlarının ortak mülkiyeti konusunda ısrarlı bir tutum içindedirler (tamamen bireyler tarafından kullanılanlar hariç olmak üzere), ve bireycilerin onları kullananların "satadabileceği" görüşünü kabul etmezler. Bunun sebebi, daha önce de belirtildiği gibi, bunun serbest bir toplumda kapitalizm ve devletçiliğe tekrar gerekli zemini yaratacağı fikridir. Buna ek olarak, diğer toplumsal anarşistler karşılıkçıların, ortak (ing. mutual) bankacılık sistemi aracılığı ile, kapitalizmin reforme edilerek hürriyetçi sosyalizme dönüştürülebileceği fikrini de kabullenmezler. Onlara göre kapitalizm ancak toplumsal bir devrimle yerini özgür topluma bırakabilir.

Kolektivistler ve komünistler arasındaki temel ayrım devrimden sonra "para"nın rolü sorusu üzerindedir. Anarko-kolektivistler üretim araçlarında özel mülkiyetin sona erdirilmesini anahtar olarak görürken, anarko-komünistler paranın ortadan kaldırılmasına asıl önemi verirler. Kropotkin'in belirttiği gibi, kolektivist anarşizm "üretim için gerekli olan herşeyin emek grupları ve özgür komünler tarafından sahip olunduğu bir durumu ifade ederken, emeğin karşılığının verilmesinin yollarının, komünist olsun ya da olmasın, her grubun kendisince halledilmesi gerektiğini savunur" [Kropotkin's Revolutionary Pamplets, s. 295].

Yani, hem komünizm, hem de kolektivizm üretimi üretici birlikleri aracılığı ile aynı şekilde organize ederken, üretilen malların nasıl dağıtılacağı konusunda farklılaşırlar. Komünizm serbest tüketime dayanırken, kolektivizm katkıda bulunulan emek ölçüsünde malların dağıtımı temeline dayanır. Ama, anarko-komünistlerin pekçoğu zamanla üretkenlik arttıkça ve topluluk olgusu geliştikçe, paranın ortadan kalkacağına inanırlar. Böylece her iki grup da, uzun dönemde, toplumun komünist deyişteki--"herkesten yeteneğine göre, herkesin ihtiyacına göre", gibi işleyeceği konusunda hemfikirdirler. Sadece bunun ne kadar zamanda gerçekleşeceği konusunda uzlaşamazlar.

Anarko-komünistlere göre, devrimden sonra "komünizm --en azından kısmi--, bu kolektivizmi inşaa etmede daha fazla şansa sahiptir" [a.y., s. 298]. Kolektivizmin, "üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti kaldırdığında başlaması ancak, eşitsizliklerin yeniden oluşması demek olan sarfedilen emeğe göre ücret sistemine tekrar dönüşle kendisinin oluşumunu tersine çevirmesi" [Alexander Berkman, The ABC of Anarchism, s. 80] özellikleri nedeni ile, komünizme doğru yönelimin hayati derecede önemli olduğuna inanırlar.

Komünizme ne kadar çabuk geçilirse, o ölçüde yeni eşitsizliklerin gelişmesinin önlenebileceğine inanırlar. Söylemek her ne kadar gereksiz olsa da, bu duruşlar aslında farklı değildirler, ve pratikte anarşizmi öne çıkaranların siyasi bilinç düzeyleri ve toplumsal devrimin gereksinimleri her alanda hangi sistemin uygulanacağını belirleyecektir.

Yani, kapitalizm altında dahi, anarko-sendikalistler "özgür üreticilerin özgür birliğini" yaratmayı amaçlarlar. Bu birliklerin "anarşizmin pratik okulu" olarak işlev göreceğini düşünürler ve Bakunin'in işçilerin örgütlerinin devrim öncesi dönemde "sadece fikirleri değil aynı zamanda bizzat geleceğin gerçeklerini" yaratmaları gerektiği saptamasını da oldukça ciddiye alırlar.

Anarko-sendikalistler, diğer tüm toplumsal anarşistler gibi, "Sosyalist ekonomik düzen hükümet kararnameleri ve yasaları ile düzenlemeyeceğine, aksine ancak ve ancak üretimin her branşında işçilerin el ve beyinleri ile dayanışmacı ortak çalışması sonucu gerçekleşebileceğine kanaat getirmişlerdir, yani üreticilerin tüm fabrikaların yönetimini --genel ekonomik organizmanın bağımsız üyeleri olan ayrı gruplar, fabrikalar ve endüstri branşları gibi formlarda-- kendilerinin bizzat üstlenmesi ve özgür karşılıklı anlayış temelinde topluluğun faydasına üretimi ve ürünün paylaşılmasını sistematik bir şekilde devam ettirilmesini" [Rudolf Rocker, Anarcho-syndicalism, s. 55] savunurlar.

Sendikalistler ve diğer devrimci toplumsal anarşistler arasındaki farklar oldukça muğlaktır ve tamamen anarko-sendikalist sendikalar sorusu etrafında şekillenmektedir. Kolektivist anarşistler hürriyetçi sendikaların kurulmasının önemli olduğu konusunda hemfikirdirler, ve bu nedenle de "emekçi kitlelerin toplumsal (ve bunun sonucunda, siyaset-karşıtı) gücünün ... geliştirilmesi ve organizasyonizasyonun sağlanmasını" [Bakunin, Michael Bakunin: Selected Writings, s. 197] için emekçi hareketinin içinde çalışmanın hayati olduğu konusunda hemfikirdirler.

Komünist anarşistler ise genelde emekçi hareketinin içinde çalışmanın önemini kabullenmekle beraber, sendikalist organizasyonların mücadele içinde işçilerce şekillendirileceğine inanırlar, ve "isyan ruhunun" canlandırılmasının sendikalist birlikler kurulmasından daha önemli olduğuna ve işçilerin bunlara katılacağını ümit ederler. İşyeri oluşumlarına fazla önem vermezler, çünkü onlara göre bu mücadele kadar hiyerarşiye ve işyeri dışındaki tahakküme karşı mücadele de önemlidir (anarko-sendikalistlerin pekçoğu da buna katılacaktır, ama bu genelde sadece bir vurgu sorunu olmaktadır). Komünist-anarşistlerin küçük bir bölümü emekçi hareketinin reformist doğası nedeni ile onun içinde uğraş vermenin gereksizliğine değinirler, ama bunlar küçük bir azınlıktırlar.

Hem komünist, hem de kolektivist anarşistler tamamı ile saf anarşist organizasyonlar içinde birlik olmanın gerekliliğini kabul ederler. Anarşistlerin fikirlerinin belirginleşmesi ve diğerlerine iletilmesi için anarşistlerin birarada çalışmasının hayati olduğunu düşünürler. Sendikalistler anarşist grup ve federasyonların önemini sık sık reddederler, çünkü onlara göre devrimci endüstriyel ve topluluk birlikleri kendi başlarına yeterlidirler.

Sendikalistler anarşist ve sendika hareketlerinin tek bir oluşuma indirilebileceğini düşünürler, ama diğer pekçok anarşist buna kabul etmez. Sendikalist olmayanlar sendikacılığın reformist doğasına dikkat çekerek, sendikalist sendikaların devrimci karakterinin devam ettirilmesi gereğine dikkat çekerler, bunun içinde anarşistler [ÇN. sendikalar] içinde anarşist gruplar ve federasyonların bir parçası olarak çalışmalıdırlar. Sendikalist olmayanların pekçoğu anarşizmin ve sendikalizmin tekbirleşmesinin (ing. fusion) ayrı ayrı görevlerinin başarısız olmasına yol açacak bir karışıklık yaratacağına inanırlar.

Pratikte, anarko-sendikalistlerin çok azı anarşist federasyonlara gereksinim olduğu fikrini toptan reddeder, öte yandan pek az anarşist tamamen sendikalizm karşıtıdırlar. Örneğin, Bakunin hem anarko-komünist hem de anarko-sendikalist fikirlere esin kaynağı olmuştur; Kropotkin, Malatesta, Berkman ve Goldman gibi anarko-komünistler de hep anarko-sendikalist hareket ve fikirlere sempati ile yaklaşmışlardır.

Toplumsal anarşizm çeşitleri üzerine daha ileri okumalar için şunları önerebiliriz: karşılıkçılık genellikle Proudhon'un, kolektivizm Bakunin'in, komünizm Kropotkin, Malatesta, Goldman ve Berkman'ın çalışmaları ile özdeşleşmiştir. Sendikalizm ise, "ünlü" isimlerin çalışmalarından ziyade mücadelede emekçilerin bir ürünü olması nedeni ile bir şekilde farklıdır (her ne kadar bu George Sorel'in sendikalizmin babası olarak adlandırılmasını engellemese de --o da varolan bir sendikalist hakkında yazmıştır aslında. Emekçi sınıfların kendilerinin kendi fikirlerini geliştireceği fikri genelde havada kalmaktadır). Ama, Rudolf Rocker genellikle anarko-sendikalist teorinin en önde gelen ismi kabul edilir, yine Fernand Pelloutier ve Emile Pouget'in çalışmaları da anarko-sendikalizmi anlamak için temel okumalar arasında sayılır. Toplumsal anarşizmin gelişiminin ve önde gelenlerinin ana çalışmalarının mükemmel bir özeti için, Daniel Guerin'in No Gods No Masters antolojisinden daha iyisi yoktur.

ANARŞİZM'E GİRİŞ

[Bu makale Liz Highleyman tarafından 1988'de yazılmıştır.]

1. Anarşizm Nedir ?
2. Tarihte Anarşistler
3. Anarşizm Ne Değildir ?
4. Tartışılan Bazı Konular
5. Modern Anarşist Hareket İçindeki Akımlar
6. Sonuç


Anarşizm Nedir ?

Anarşizm yanlış kavramlarla kuşatılmış bir siyasal felsefedir. Bunun temel nedeni de, anarşizmin gerçekten de basit sloganlarla ve parti çizgileri ile ifade edilemeyen farklı bir düşünüş tarzına sahip olmasıdır. Gerçekten de 10 anarşistten anarşizmi tanımlamalarını istersiniz, büyük bir ihtimalle 10 farklı cevap alırsınız. Anarşizm siyasi bir felsefe olmanın ötesinde; siyasi, pragmatik ve kişisel yanları kucaklamış bir yaşam tarzıdır.

Anarşizmin temel ilkesi, hiyerarşik bir otoritenin -devlet, kilise, babaerkil yapı ya da ekonomik elitler olsun- gereksiz olmaktan öte içsel olarak insanoğlunun kapasitesinin azamileştirilmesine bir engel olduğu ilkesidir. Anarşistler genel olarak insanların kendi işlerini yaratıcılık, birlikte çalışma ve karşılıklı saygı temellerinde idare edebilme yetisine sahip olduklarına inanırlar. Gücün içsel olarak zarar verici olduğuna, ve yetkililerin (ing. authorities) kaçınılmaz olarak kendi çıkarları ile ilgilendiklerine, ve kendilerini seçenlerin iyiliğinden ziyade kendi güçlerini arttırmayı hedeflediklerine inanırlar.

Anarşistler genelde ahlâk'ın kişisel bir konu olduğuna, ve yasal ya da dini bir otorite tarafından dikte (ABD anayasası gibi saygın yasalar da dahil olmak üzere) edilmiş yasalar olmasından ziyade, diğer bireyler ve toplumun iyiliği için sahip oldukları ilgiye dayanması gerektiğine inanırlar. Anarşist felsefelerin çoğunda bireylerin kendi davranışlarından sorumlu olduğu belirtilir.

Babeerkil idare şekline dayanan yöneticiler, insanları kendileri için düşünme ve davranmadan alıkoyarak, elit zümrelerin onlar yerine karar verdiği ve ihtiyaçlarını karşıladığı bir sistemi dayatır; bu da insanlığını yitirmiş bir kitlenin oluşmasını hızlandırır. Otorite kendisini haksız yere, en temel kişisel ahlâki kararların alınmasında dahi en son karar verici olarak kabul ettiğinde, örneğin ne için öldürülebileceği ya da ne için ölmeye değer olduğu gibi konularda (mecburi askerlik ve kürtajda olduğu gibi), insan özgürlüğü ölçülemez şekilde kısıtlanmış olur.

Anarşistler pekçok farklı baskı çeşitleri arasındaki bağlantıların farkındadırlar --cinsellik, ırkçılık, çokcinslik (ing. heterosexism), sınıfçılık ve milliyetçi şövenizm gibi-- ve bu nedenle de diğerlerinin devam ettiği bir ortamda belli bir tanesine karşı mücadelede yoğunlaşmanın yararsızlığının da farkındadırlar.

Anarşistler dünyayı dönüştürmek için kullanılan araçların, başarılması arzulanan sonuçlarla uyumlu olması gerektiğine inanırlar. Anarşistler resmi organizasyonların varlığının gerekliliği ve halen varolan yıkıcı kurumların ancak şiddet eylemleri ile bertaraf edilelebileceği gibi konularda farklı görüşlere sahip olmakla beraber, pekçoğu sadece mevcut düzeni yıkmanın bir amaç olmadığı; yerine kurulması hedeflenen daha insancıl ve akılcı yeni bir düzenin şekillendirilmesinin de önemli olduğuna inanırlar.
 

Tarihte Anarşistler

Anarşistler tarih boyunca devrimci hareketlerde önemli roller üstlendiler. 1789'da başlayan Fransız devrimi aslında güçlü proto-anarşist unsurlara sahipti. Pierre-Joseph Proudhon, Peter Kropotkin, Mikhail Bakunin ve Errico Malatesta gibi isimler devrimci anarşist teorinin gelişmesine 19. ve 20. yüzyıllarda önemli katkılarda bulundular. Anarşistler 1905 ve 1917 Rus devrimci hareketlerinde önemli roller üstlendiler, ancak Bolşevikler diğerlerini tasfiye ederek gücü ele geçirmelerinden sonra sık sık acımasız metodlarla bastırıldılar.

 1936-1939 İspanyol Devrimi en yaygın olarak bilinen anarşist hareketlenmenin sahnesini oluşturdu; anarko-sendikalist organizasyonlar (FAI ve CNT) işleyen, hiyerarşik olmayan toplumsal ve ekonomik alternatiflerin olabilirliğini gösterdiler. ABD'nde, aynı zamanda Meksika ve Latin Amerika'da, sendika hareketlerinde her zaman anarko-sendikalist etkiler görüldü (örneğin Dünya Sanayi İşçileri -ing. Industrial Workers of the World- gibi). Emma Goldman ve Alexander Berkman gibi önde gelen anarşistler, 1900'lü yılların başındaki pek çok radikal oluşumun içinde yer aldılar. 1960'ların toplumsal değişim ve alternatif yaşamtarzı hareketlerinin içinde pekçok anarşist unsurlar bulunuyordu (feminist hareketler, homoseksüellerin kurtuluşu hareketi, savaş-karşıtı ve özgür konuşma hareketleri gibi); ama bunların pekçoğu Marksist/Leninist/Maoist akımlarca ya bastırıldılar ya da gölgede bırakıldılar.
 

Anarşizm Ne Değildir ?

Anarşizmin ne olduğunu anlatma çabasında anarşizmin ne olmadığını incelemek yararlı olacaktır:

Komünizm: Pekçok anarşist komünalizm ve kolektivizm kavramlarına değer verse de, yakın zamanda çöken komünist totalitarizmi reddeder, ya da daha doğru bir ifade ile Marksist-Leninist komünist devleti. Marksistler ve anarşistler arasındaki 1870'lerde başlayan kopmanın nedeni Marksistlerin farklı bir isim altında otoriterizmi yaşatma çabalarıdır. Marksist-Leninist gruplar, anarşistlerin anti-otoriter ve bireylere azami özgürlük ilkelerini tamamen ihlâl eden öncü parti ve proleteryanın diktatörlüğü kavramlarına geleneksel olarak önem verirler. Geleneksel Marksizm devletin zaman içinde yok olacağını tahmin etsede, komünist rejim uygulamalarında tekrar tekrar gördüğümüz gibi devlet gücü üzerinde yoğunlaştırmakta ve onu oluşturanlar ise baskı ve kendi konforlarına düşkünlüğe saplanmaktadırlar.

Hürriyetçiler: Hürriyetçiler sık sık anarşistlerle karıştırılırlar, aslında pekçok açıdan örtüşmektedirler. Her ikisi de bireysel özgürlük ve devletin yokedilmesi konularına önem verirler. Hürriyetçilerin pekçoğu birincil önceliği bireye verir, ve bilinçli kendi çıkarını düşünme ilkesine dikkat çekerler. Pekçok anarşist ise karşılıklı yardımlaşma ve topluluğun tüm üyelerinin durumunun iyileştirilmesi üzerinde yoğunlaşırlar. Hürriyetçilik özellikle ekonomik bakış açısından ele alınabilir; müdahale edilmeyen serbest piyasa kapitalizmine azami değer veren hürriyetçiler (hatta bazı taraftarları kendilerini anarko-kapitalist olarak adlandırırlar), özel mülkiyetin korunması uğruna güç kullanılmasına olumlu bakarken, kişisel iktisadi kazancın azamileştirmesi çabasını engelleyen her türlü hükümet müdahalesine karşı çıkar ve aynı zamanda ekonomik (yani parasal) olmayan her türlü değeri de gözardı ederler.

Hürriyetçiler bir yandan anti-devletçilik taraftarlığı yaparken, diğer yandan ise bir çok diğer tahakküm ve hiyerarşi biçimine karşı çıkmazlar (hürriyetçi felsefede her zaman "en iyi olan var olur" ya da "ekonomik olan doğru olandır" gibi bir melodi duyulur); bu nedenle de toplumsal güç ilişkilerini, özellikle de ekonomik olanları, radikal bir şekilde değiştirmeyi amaçlamazlar. Anarşistler ise her zaman daha fazla toplumsal bakış açısını temsil ederler ve zenginin oransız bir şekilde fayda sağlayıp, daha az başarılı olanın aşırı zorluklarla karşılaştığı herhangi bir sistemi yıkma taraftarıdırlar.

Anarşistler bireysel teşebbüs, zekâ ve yaratıcılığa önem verirken; aynı zamanda da bu bahsedilen niteliklere daha az ölçüde sahip olanlara da saygılı ve adaletli davranılması gerektiğini savunurlar. Nesnelciler1 ise hürriyetçilerin aşırı bir şeklini temsil ederler. Hürriyetçi Parti seçim sisteminin reforme edilmesini, narkotik yasalarının kaldırılmasını ve hükümet düzenlemelerinin azaltılmasını gibi konuları savunan nispeten ılımlı bir oluşumdur. Hürriyetçilerin pekçoğu aslında "minanarşist"lerdir, yani asgari ve müdahaleci olmamak koşulu ile bir çeşit hükümetin varolması gerektiğini savunurlar. Anarşist bir toplumda ne tip bir ekonomik sistemin var olacağı sorusu ise cevapsız kalır.

Bazı anarşistler her türlü sermaye ve piyasa ekonomisinin yıkılması gerektiğini savunurken, bazıları ise piyasa ekonomisi içinde tam katılımcı demokrasi ve işçi sahipliğini geçerli kılan bir sistemi tercih ederler; keza diğer bazı anarşistler ise çeşitli ekonomik sistemlerin birbirleri üzerine hakimiyet kurma eğilimine sahip olmadıkça bir arada var olabileceğini savunurlar.

Liberalizm: Bu ülkede [Ç.N. ABD'de] süregelen siyasi kavramlar anarşizmi solculukla, ve solculuğu liberalizm ile eş tutmaktadır. "Sol" kavramı 1990'larda oldukça sorunsal bir kavram haline gelmiştir, çünkü bugün mevcut olan modern siyaset geleneksel sol (liberal) / sağ (muhafazakâr) çeşitlemelerinin dışına düşmektedir. Anarşistlerin pekçoğu "ilerici" amaçları savunmakla beraber, bu anarşizme geleneksel siyasi yelpaze içinde yer verilmesini gerektirmez. Bazı teorisyenler bunu, ekonomik otoriterizmin ve toplumsal otoriterizm derecelerinin yatay ve düşey eksenleri oluşturduğu bir matriks içinde ifade etmeye çalışırlar; yani genellikle ekonomik liberalizmi savunanların toplumsal liberalizme karçı çıktığı, ya da tam tersi durumun olduğu bir durumu ifade ederler. Modern ilerici siyaset büyük ölçüde "politik bir kimlik" kavramı etrafında şekillenmiştir; yani asli ilgi ve işbirliği ırk, cins gibi temellerde şekillenir.

Halen anarşistlerin büyük bir kısmı da aslen siyasal kimlik üzerinde şekillenmelerine rağmen, daha ayrıntılı bir anarşist felsefe insanların artık bu tip sınıflandırmalara gereksinimlerinin olmayacağı bir geleceği amaçlar. Liberaller mevcut sistemin reforme edilmesini (oy verme, lobi faaliyetleri ve gösteriler düzenleme araçları ile) hedeflerken; anarşistler daha radikal bir tutum içinde, bütün bozulmuş kurumların yenilenmesini ve devlet müdahalesinin hiçbir biçimini içermeyen doğrudan eylem yolu ile daha insancıl bir sistemin oluşturulmasının gerekli olduğunu savunurlar.

Anarşistler gerek evrimci gerekse devrimci değişikliklerin geçerli olacağını savunurken, toplumun yeniden düzenlemesini gerçek anlamda başarmak için hiyerarşik tahakküm ilişkilerinin nerede olursa olsun yok edilmesi gerektiğinin farkındadırlar; bu tarihsel olarak liberallerin öncelik verdiği bir konu değildir. Anarşistler bu güç ilişkilerinin bizzat kendilerinin (ister kapitalist ya da komünist, isterse demokratik ya da totaliter olsun) sorunun kökenini oluşturduğunun, ve bu nedenle de çözüm için bir temel olamayacaklarının farkındadırlar.
Bazı anarşistler, küçük ve yerel gelişmelerin bile değerli olduğu inancı ile oy kullanma ve protestolara dayanan aktivitelerin içinde yer alsalar da, asıl olarak bunların ara basamaklar olduğunun, gerçek ve nihai değişimi başarmak için bunların ötesine geçilmesi gerektiğinin farkındadırlar.

Nihilizm: Nihilizmin "her şeye karşı" sloganının aksine anarşistler rasgele şiddet, yıkıcılık ve "her koyun kendi bacağından" düzensizliklerine karşıdırlar (ama her zaman bu tavır içinde olupta kendilerini anarşist olarak nitelendirenler vardır). Anarşinin kaos ile özdeş olduğu fikri talihsiz bir kavram yanılmasıdır, özellikle güce sahip olupta otoritenin düzeni sağlamak için gerekli olduğuna inananlarca yayılmıştır. Anarşistler etkin, organize ve adil bir toplumun hiyerarşik olmayan, merkezden idare edilmeyen ve katılımcı temeller üzerinde başarılı olabileceğini savunurlar.
 

Tartışılan Bazı Konular

Anarşistler pekçok konuda önemli ölçülerde birbirinden ayrılan görüşlere sahiptirler. Anlaşmazlık olan en önemli konulardan birisi bireye karşı toplum sorusudur. Bireysel anarşistler bireyin özgürlüğüne asli önemi atfederken, anarko-komünistler (ve anarko-sendikalistler) genel toplumsal grubun faydası üstünde yoğunlaşırlar; mutualistler ise bu ikisi arasında bir konumdadırlar. İdeal anarşist toplumda, toplumun ihtiyaçlarının, içinde yer alan bireylerin özgür isteklerini ve kendi kaderlerini tayin etme haklarını engellemeden adil bir şekilde karşılanacağı ümit edilir.

Ekoloji ve teknoloji konuları da anarşist hareket içinde tartışmalı konulardır. Klasik anarşizmin görüşleri, geleneksel Marksizm'in bilim ve akılcılığın yeri hakkındaki değerlendirmelerine benzerlikler gösterir.

 Modern anarşistlerin pekçoğu da teknolojinin içsel olarak ne iyi ne de kötü olduğunu söylerler, ama teknolojinin onu kullananlar ve ondan etkilenelerin yararına en iyi şekilde hizmet edebilmesi için, toplumsal sorumluluk bağlamında yakından incelenmesi ve dikkatle uygulanması gereğine dikkat çekerler. Bazı diğer günümüz anarşistleri ise teknoloji-karşıtı ve  ekoloji-merkezli bir görüşü savunurlar (bunların en aşırı uçları ilkelciler ve yeni-Ludditecilerdir); onlara göre anarşist toplum sadece teknolojik ilerlemenin durdurulması ve daha ilkel, yerelleşmiş ve ekolojik olarak uyumlu yaşam biçimlerine dönülmesi ile başarılabilir.

Milliyetçilik konusu da yine diğer önemli bir konudur. Genel olarak, anarşistler uluslararasılaşmanın savunucusudurlar (ya da, milliyetsiz-lik de denebilir); ve milliyetçilik ile vatanperverliği devletin insanları suni ayrımlara tabii tutarak, parçalayıp kendi gücünün arttırma çabasının bir ifadesi olarak görürler.

Nüfusun düşük katmanları dünya çapında benzer sefillikler içinde yaşarken, ulus-devlet bir takım elit zümrelerin çıkarlarına hizmet için oluşturulmuş kurumlardır. Buna rağmen bazı anarşistler, sömürücü, yekpare imparatorluklar yerine otoriter olsa da küçük ölçekli bağımsız devletlerin var olduğu bir durumun tercih edilirliği temelinde, belirli ulusal bağımsızlık hareketlerinin desteklenmesi gerektiğini savunurlar (Orta Doğu'da Filistinlilerin çabaları, ABD'de siyah milliyetçiliği, ve bastırılmış olan yerli topluluklar).
 

Modern Anarşist Hareket İçindeki Akımlar

Bugünün "anarşist hareketi", pekçok politik ve felsefi konularda ortaklıklara sahip olan farklı hareketlerin toplamı olarak ifade edilebilir. Zaman zaman klasik anarşizmin ilkeleri üzerine inşa edilerek, zaman zaman da onlardan sapmalarla oluşmuş grupların çeşitliliği, günümüz anarşizminin ufkunu alabildiğine genişletmiş ve geleneksel anarşi kavramlarının yeniden tanımlanmasını da beraberinde getirmiştir.

Anarko-feminizm, feminizm ile anarşizmin ideallerini birarada eritir. Anarko-feministler kadının serbestleşmesi ve babaerkilliğin rolü üzerinde klasik anarşistlerden daha çok dururlar, fakat tabii bu (bazı diğer feminizm çeşitlerinin yaptığı gibi) diğer baskı biçimlerinin dışlanacağı bir derecede olmaz.

Bütün kadın anarşistler kendilerini anarko-feminist olarak nitelendirmezler, yine anarko-feminist birisinin kadın olması da gerekmez --ayrım geniş bir perspektifte, bir kimsenin değerlerinin ne ölçüde "kadın-merkezli" olduğu ve tahakkümün hangi unsurlarına önem verdiği noktalarında tanımlanabilir. Günümüz siyasi hareketlerinin pekçoğunda olduğu gibi, cinsiyet ayrımı halen çözümlenememiş bir konudur. Böylece, hiyerarşik ve babaerkil toplumsal düzen tarafından dayatılan suni cinsiyet bölünmelerinin anarşist hareket içinde de süregelmesi, gerçek eşitliğin sağlanması ve anarşistlerin hedeflediği sınırların yıkılması arzusuna engel teşkil etmektedir.

Diğer yandan, bir çok kadın ise geleneksel olarak erkek-egemen olan hareketin içinde kadınların bir alanın olması gerektiğini savunarak, birlik sağlanmadan önce kadınların endişelerinin geçerliliğinin tanınması ve anarşist felsefe içinde harmanlanması gerektiğine inanmaktadırlar. Anarko-feministler kadın sorunlarına devletçi çözümleri genelde reddederler (kadınlara karşı şiddeti azaltmak amacı ile pornografiye sansür uygulanması gibi), ve doğrudan eylem ile kendinden-güçlenmeyi (ing. self-empowerment) savunurlar.

Anarko-feminist organizasyon biçimi merkezden-dağıtılmaya, katılımcı karar alma mekanizmasına ve tabanda eyleme verdiği önemle karakterize edilebilir. Anarko-feministler genel olarak, insani potansiyelin tam anlamı ile gerçekleşmesinin ancak geleneksel cinsiyet rollerinin ötesine geçilmesi, faydalı "eril" ve "dişil" niteliklerin tüm insanlarda gelişmesinin ve tüm ilişkilerde eşitliğin desteklenmesi ile tam anlamı ile gerçekleşebileceğine inanırlar.

Pekçok modern anarşist özgür irade ve kendi kaderini tayin hakkı ülkülerini kendi kişisel yaşamlarında uygulama çabasındadırlar. Bu eğilim içinde, cinsellik, aile ve kişiler arası ilişkiler alanlarında değişik seçenekleri kabul etme  konusunda bir vurgu gözlenmektedir. İlişkiler resmi, dinsel ve toplumsal kısıtlamalarla sınırlandırılmadan, özgür irade ve ilgili tüm bireylerin anlaşması temellerinde olmalıdır. Bunlar arasında pekçok tuhaf anarşist de vardır --homoseksüel, lezbiyen, karşı cinse geçen,  ve belki de çiftcinsiyetli; anarşizmin geleneksel sınıflandırmaları yıkmayı öne çıkarması bu gibi geleneksel olmayan ve/veya marjinalleşmiş cinsel kimliklere sahip olanlara uygun bir ortam yaratmış gibi gözükmektedir.

Aynen feministlerle olduğu gibi, bazı homoseksüel/lezbiyen/tuhaf gruplar otorite karşıtı ve doğrudan eylem ilkelerini benimsemişlerdir (örneğin, yeraltı iğne değişim programlarını organize eden AIDS eylemcileri ve FDA-onaylı olmayan ilaçları satın alma klüpleri). Evlilik, babaerkil çekirdek aile ve zorunlu yeniden üretim gibi geleneksel zorlamaların sadece gücü ve otoriteyi kontrolünde bulunduranların çıkarına hizmet ettiğinin farkında olan anarşistler, bir takım geleneksel seçeneklerin yanısıra çokeşlilik, genişletilmiş aileler ve komünal çoçuk yetiştirme gibi bazı yaratıcı ve gönüllülük temelinde işleyen ilişki biçimlerine de önem verirler. Anarşistler, devlet tarafından onaylanmanın aynen cinsiyet ilişkilerine de uygulanmasına karşılık olarak, hükümetin tamamen bu işin dışında tutulmasını isterler. Anarşist homoseksüeller tipik olarak ordu gibi baskıcı kurumlarda homoseksüelliğin artması çabalarına da karşı çıkarlar.

Klasik anarşizmin ateizmi desteklemesinin aksine (büyük ölçüde geleneksel baskıcı dini kurumlara tepki olarak), modern anarşistlerin birçoğu tinselliğe --hem yeni-pagan çeşitlerine, hem de geleneksel dinler içinde özgürleşme teolojisine sahip olanlarına, önem vermektedirler. Bu, insani potansiyellerin azamileştirilmesinde akılcılığın yanısıra kültür, ve insan kişiliğinin tinsel ve doğaüstü yanlarının da ayırdına varıldığını gerçeğinin bir yansımadır.

Ahlâk alanında, bu anarşistler resmi ve ahlâki otoritelerin onaylamasından ziyade kişisel sorumluluğun ve başkalarını düşünmenin geçerli olması gerektiğini savunurlar. Tinselci anarşistler bütün yaşamın iç içe geçmiş olmasını vurgularlar, ve inançları ekolojik olarak hareket eden, doğa-merkezli anarşistlerle uyuşur. Bununla beraber, anarşistler arasında "kutsallık" fikrine ve "ulu bir düzen" kavramına yaslanmanın geleneksel hiyerarşi olgularını tekrar oluşturacağına; bu nedenle de insanoğlunun tam özgürlüğünü başarmasının önünde bir engel teşkil edeceğine inanan güçlü bir anarşist unsur vardır.

Anarşist ülküler, punk, alternatif sanat, delilik (ing. rave), gezginlik ve radikal öğrenci kültürleri içinde gençlik içinde de temsil edilmektedirler. Bu genç insanlar, varolan tüketim toplumunda gözlenen yaşamdan yabancılaşma ve adaletsizlik sorunlarından kurtulmak için; doğrudan eylem ilkesini uygulayarak kolektif yaşama, arazi işgali, bilgi dükkanları gibi kendine yeterlilik  araçlarına dayanan; ve gıda kooperatifleri, bağımsız ve ticaret-dışı müzik üretimi ve dağıtımı gibi ekonomik alternatifleri yaratan, direniş toplulukları kurmaktadırlar.

Bu genç insanlar klasik anarşizmin ilkelerinin birçoğunu (her ne kadar bu yafta altında olmasa da) kabul ederek, direnme eylemlerinde ve günlük yaşamlarında, otorite-karşıtı ve kendi kaderini tayin etme ilkelerini uygulamaya çalışırlar. Bazı günümüz anarşistleri bu tip "yaşamtarzı"ndan sakınarak, geniş bir toplumsal değişimi organize edebilecek daha formel gruplar ve ilişkiler ağı oluşturmak üzerinde yoğunlaşırlar.

Anarşistler formel olmayan bir defalık zine'ler çıkarmaktan, köklü geçmişleri olan oturmuş gazeteler ve kitap yayıncılığına kadar geniş bir yelpaze içinde yayıncılık projeleri ile ilgilendiler. Anarşistler giderek artan bir şekilde internet ve diğer elektronik iletişim araçlarını kullanıyorlar. Internet sık sık eylem düzeyindeki anarşizmin bir örneği olarak nitelendirilir, gerçekten de internet aslında merkezi resmi bir otoritenin olmadığı koşullarda büyümüş ve gelişmiştir.

Elektronik iletişim ulusal sınırları aşmak için bir yol meydana getirmektedir; ve ırk, cinsiyet gibi kültürel engellerin önemini azaltabilir. Bununla beraber, giderek artan şekilde elektronik iletişime bağlanmanın ekonomik engelleri tekrar ortaya çıkarması, "sahip olanlar" ve sahip olmayanlar" şeklinde bilişim-çağı toplumları yaratması tehlikesi de oluşmaktadır. Anarşistler elektronik iletişimi faaliyetler organize etme, önemli haberleri yayma ve bilgi değişimi amacı ile kullanmaktadırlar; elektronik-posta listeleri ve Usenet haber gruplarının yanısıra Spunk Press elektronik arşivleri gibi zahmetli projeler de yer almaktadır.

Açıkça hükümetler net üzerindeki özgürlükten korkmaktadırlar, ve bilginin serbest akışını engellemek için çabalarını giderek arttırmaktadırlar (terörizm ve pornografiyi önleme özürünü kullanarak). Bazı anarşistler ise, hem "aracılı", yüzyüze olmayan etkileşime, hem de teknolojinin  yıkıcı çevresel etkilerine karşı çıktıkları için elektronik iletişime karşı çıkmaktadırlar.
 

Sonuç

Özet olarak, anarşizm bireyler ve gruplar tarafından, çoğunlukla kendilerini açıkça "anarşist" olarak nitelendirmeden, o ya da bu biçimde uyarlanmış, çok yanlı ve genel hatları ile tanımlanmış bir felsefedir. Anarşizm bir kimsenin varlığının tüm unsurları ile ilgili olabilir. Özgürlük, kendi kaderini tayin hakkı, kişisel sorumluluk, doğrudan eylem ve gönüllü, kooperatif alternatiflerin yaratılmasına önem veren anarşizm; bir kimsenin dünyayı dönüştürecek radikal ve nihai toplumsal değişim için çalışırken, aynı zamanda kendi hayatını dönüştürmenin geçerli yollarını sağlayacak ufuk ve esnekliğe sahiptir.
 

1Nesnelcilik ( ing. Objectivism): Kant, Descartes ve Dekartçılar insan zihninin bir tasarımı saydıkları, tasarımsal bir varlık olarak tanımladıkları nesne'yi insan zihninin dışında ve ondan bağımsız olarak varsaymışlardı. Zamanla bu bilimdışı olan bir yansızlık anlayışına dönüştü. Özellikle çağdaş burjuva felsefesinin siyasal amaçlarında yararlanmaya çalıştığı bu anlayış, dış gerçekliği hiç bir değerlendirmeye başvurmaksızın olduğu gibi ele almayı önerir. Bu anlayışa göre bilim yansız olmalı; örneğin toplumsal değişmeler sınıfsal açıdan değerlendirilmemelidir [Ç.N.].

Çeviren: Anarşist Bakış